ÜLKÜ GÖZEN STEWART

ÜLKÜ GÖZEN STEWART

Roman yazarı

Yaşayan ve Yaşatan Sanat Kültürümüz: Kandemir Konduk

10 Aralık 2021 - 13:08

Sevgi ile can olan umudun her ikisini de ölene dek korumamız gerektiğinin altını çizen sanat kültürümüzün yaşayan efsanelerinden gazeteci, oyun ve güldürü yazarı, mizah ustası ve senarist Kandemir Konduk’u bugün bir de benim kalemimden paylaşıyor olmak büyük onur, büyük şeref.

Güldürürken düşündürebilen böylesine değerli ve yaratıcı bir üstadın şahsıma bu fırsatı vermesine çok müteşekkirim.

Birçok yazımda bahis ettiğim çocukluğumun ve genç kızlığımın içinde geçtiği, tamamıyla şans olarak Müjdat Gezen, Seyfi Dursunoğlu ve Aziz Nesin’in de oturmuş olduğu Cihangir’de İsmail Dümbüllü Sokak’taki “Güreli Apartmanı”nı yazılarımı takip edenler hatırlayacaktır.

Müjdat Gezen 1982 yılında projesine hayran kalıp Kandemir Konduk’la beraber Güldürü Üretim Merkezi’ni kurarak dairesini iş yerine çevirdiğinde ben de birçok zaman olduğu gibi kızı Elif’le oynamak için dairelerine gittiğimde yazar, senarist ve güfte yazarı Sadık Şendil ile tiyatro ve mizah yazarı Kandemir Konduk’un çalışmalarına kulak kabartarak ruhumu onların mizahları ile beslerdim.

Bu değerli üstatlarla büyümenin büyük şans olduğunu her fırsatta vurgularım.

Olgunlaştıkça kıymetini çok daha iyi anladım. Çocuk da olsam, Müjdat Gezen’in kızıyla halı üstünde oynarken, masalarının başında güldürü üreten bu çok kıymetli üstatların harıl harıl çalıştıklarının farkındaydım.

Okuyucuya ve izleyiciye sundukları sululuk değil, tamamen mizahtı.

Şahsen kendi adıma ben sululukla değil, gerçek bir mizah kültürüyle büyüdüm. Hem de üretildiği dört duvarın arasında havasını canlı canlı soluyarak.

O dairede gördüğüm her kare dün gibi gözümün önündedir.

Yıllar akıp geçtikçe bu değerlerden bazıları maalesef ki ebediyete göç etti. Diğerleri de zaman içerisinde o apartmandan taşındılar. Esnaf bir aile olarak biz bile taşındık. Olağandır ki hayat her birimizi farklı yerlere götürdü.

Bahsettiğim yıllar 80’ler, 90’lar ve bugün olmuş 2021’in neredeyse sonu.

Öncelikle yitirdiğimiz Sadık Şendil ve Aziz Nesin’i rahmetle anmak istiyorum.

On iki yaşındaydım ama büyüklerin konuşmalarında duyduğum “İstanbul Beyefendisi” tanımlamasıyla Sadık Şendil’in her karşılaştığımda şapkasını çıkartarak “Merhaba küçük hanım…” diye selâmlaması ile bizzat tanıştım.

Günümüzde artık pek rast gelinmediğinden ancak hasretle hatıralarda anılıp anlatılırken “İstanbul Beyefendisi” diye konusu ya da örneği geçtiğinde aklıma hep O gelir; Sadık Amca.

Ve; bugün beni ben yapan, kalemimi keşfedip “Senin yaşın çocuk, başın değil.” diyerek beni özgüvenimle tanıştıran, her duama mutlaka kattığım Aziz Amca; belki de maneviyatta babam! Keşke hayatta olsaydı da O’na karşı tüm duygularımı bilseydi.

Keşke yaşıyor olsaydı da O’na ev ödevimle kapısını çaldığım o günden sonra ödevi hazırlama aşamasındaki “saygın” büyük ve “sevgili” küçük ilişkimizde beni kendimle tanıştırıp yeteneğimle yüreklendirdiği sözlerini hatırlatabilseydim.

Apartmandan taşındıktan sonra O’nu bir daha hiç görmedim. O, beni özgüvenimle tanıştırıp el sıkıştıran kişidir. Aziz Nesinler, Sadık Şendiller ve onlar gibi tüm kıymetli kişiler ebediyete göçmüş değerler de olsalar, hem edebiler hem ebediler! Efsane isimler onlar.

Müjdat Gezen ve Kandemir Konduk da; günümüzün çok kıymetli yaşayan efsaneleri, yaşayan ve yaşatan sanat kültürleri… Çok yaşasınlar…

“Sahne tozu yutmak” diye bir tabir vardır; şans bu ya, ben de o apartmanda kurulan Güldürü Üretim Merkezi’nin halısı üzerinde çok büyük üstatların zihninden uçuşan güldürülerin, sanatın, kalemin tozunu yutmuş biri olarak “dünkü çocuk” misali bugün oturmuşum, o zamanlar “Kandemir Abi” diye hitap ettiğim, gerçek mizahın sayılı üstatlarından Kandemir Konduk’u yazıyor ve O’na sorular yöneltiyorum.

Sırası gelmişken de belirtmek isterim; o zamanlar doğrultusunda diğer büyüklerime “amca” derken, sanırım siyah saçı ve siyah bıyığından ötürü Kandemir Konduk’a “abi” demişim!

Her ne kadar saçında kırları olmasa da iki kat aşağıda oturan, nam-ı diğer Huysuz Virjin Seyfi Dursunoğlu’na da “Seyfi Amca” diye hitap ederdim.

Müjdat Amca’nın kırları olmasa da kızı Elif’in benim babama “Yücel Amca” diye hitap ettiği gibi, benim de O’na “amca” hitabım bu sebeptendir.

Evet, 1972 yılında yazdığı “Yüzsüz Zühtü”den bugüne “Abuzer Kadayıf”, “Gülümseyen Dünya”, “Çılgın Sazlar”, “Kobay” gibi sinema film ve Müjdat Gezen’le yarı yarıya yazdıkları “Artiz Mektebi” ve nice tiyatro oyunlarıyla beraber senaryolarını yazdığı, televizyonun vazgeçilmez başyapıtlarından olup büyük ilgiyle izleyici kitlesini ekran başına kilitlemeyi başardığı, halka mal olmuş “Mahallenin Muhtarları” ve “Perihan Abla” gibi birçok diziye imzasını attığını neredeyse bilmeyen yoktur. On ikiden fazla kitabı olduğunu da.

Sayısız kalıcı eserler üretmiş bir değer olan Kandemir Konduk, neredeyse elli yıldır aralıksız hâlâ ilk günkü heyecanıyla üretmeye devam ediyor.

Heyecan derken, bunu öylesine satır doldurmak için ifade etmiyorum.

Yakın zamanda bir aylığına Türkiye’ye geldiğimde eşimle beraber kendisiyle Taksim Gezi Oteli’nin pastahanesinde buluştuk. Birlikte kahve içip uzun uzun sohbet ettik. Öyle güzel anılar anlattı ki; birebir kendisinden dinlemek hem ayrı zevkti hem de yine büyük şans.

Son yazdığı kitabı “O Kadınlar”ı imzalı olarak hediye etti. Aslında bu kitabı birkaç ay evvel Amerika’daki adresime postayla yollasa da ne yazık ki adresime ulaşmadı. O yüzden Türkiye’de bir araya geldiğimizde bir yenisini takdim etti.

Bakınız ki ne lütufkâr bir insan! Nasıl bir hassasiyet! Küçüğüne nasıl bir sevgi, nasıl bir saygı! Buyurun işte, size bir İstanbul Beyefendisi daha! Yaşayan ve yaşatan... Maalesef nesli tükendi bu beyefendilerin, hanımefendilerin… Olanın kıymetini bilmek, örnek almak lazım demiyorum; şart!

Ün sahibi bir isim! Daha da ötesi, bir usta! Üstat! Yani görmeye ya da çekmeye alıştırıldığımız hava cıvayı, egoyu, kibri belki de üstadın sergilemesi tuhaf gelmezdi!

Ancak öyle bir duruşu vardı ki bugün ne kadar bunu görebiliyoruz ya da bununla karşılaşabiliyoruz, sanırım neredeyse hiç’e yakın!

Saygılı ve sevgili’ydi. Egonun e’si yoktu. Kibir hak götüre! Donuk bakan ya da süzen gözler, küçümseyen sözler yoktu karşımızda. Ağzından çıkan sözlerle bütünleşmeyen bakışları da hiç yoktu. Duruşu, oturuşu, konuşması, sözleri ve pür dikkatle dinlemesi beni ta çocukluğuma götürdü.

Sadık Amca, Aziz Amca, Müjdat Amca da oracıkta bizimleydiler… Seyfi Amca da…

Kandemir Ağabey’in doğallığı, saygısı, sevgisi, “doğru” büyüklüğü beni ve eşimi o masada onlarla da buluşturdu.

Hayatımdaki en değerli anlardan biriydi o saatler. Üstadın daha çok kadını ön planda tutarak yazdığını birçok eserinde görüyoruz. Maalesef son dönemde bu ilkel durum hızla çoğalarak doruğa çıktı.

Kadına şiddetin ve kadına yapılan saygısızlıkların altını çizerek yazılı ve görüntülü birçok röportajında bu konuya değindiğini belirtmekte.

“Kadınları özgürce gülebilen ülkelerde mutlu insanlar yaşar.” düşüncesi ile yola çıkan Kandemir Konduk’un, yine efsane bir isim Ayşen Gruda ile gençlerin oynadığı “Kadınlar Hep Gülmeli” adlı harika bir oyunu daha vardı. Ki, bu oyun ve bu tarz yazılan gösterilerle bu konulara değinildiğinde, sadece sanata ilgisi olan insanların değil, bu konuların muhatabı olan insanların da etkileneceklerine inanarak sunması, Kandemir Konduk’un topluma, insanlığa büyük hizmetidir.

Özellikle kadınların, çiğnenen haklarının arayışında olduklarını, hele ki 21. yüzyılda aramalarının da gerektiğini özellikle vurgularken -ki son kitabı “O Kadınlar”da yine bu konunun altını çizmiş olduğu görülmekte- bunların çağdaş düzeyde olması gerektiği üzere bu düşünceden yola çıkarak kadınlar üzerine yazdığını röportajlarında zihinlere yerleşsin ama yerleştiği gibi kalmayıp uygulansın diye hep açıklamış ve yazdıklarıyla farkındalık yaratarak sanatın bunda etken rol oynaması gerektiğini vurgulamıştır.

Yansız düşünürsek ya da düşündürebilirsek, sanat cinsel kimlik ayırmaz. Yine bir röportajında bu tarz mesajlı oyunlarda erkeklerin kadınlar kadar rahat gülemeyip rahat alkışlayamadıklarını, bir burukluk olsa da sonunda kabullenme duygusunun oluştuğunu, özeleştirinin olduğunu anlatıyordu.

Bu çok iyi bir sonuç. Demek ki en güzel eğitim sanatla oluyor ve bu eğitimin yaş alt veya üst sınırı da yok. Kişiler kendini dinliyor, kendini görüyor, kendi ile yüzleşiyor veya öğrenmiş ya da tedavi görmüş oluyor. Bu da benim vardığım sonuç. Kadına şiddet çok olsa da erkeğe de şiddetin var olduğunu göz ardı etmeyerek çağdaş düzende kadınların da eşitlik içinde olmaları gerektiğinin yine özellikle altını çiziyor.

Ve bunu iyileştirmekte sanatın mutlaka etkisinin var olduğu gerçeğinden emin. Ki, bunu da aile kavramı, sevgi, saygıyı mizahla harmanlayarak izleyiciye senelerce izletmeyi başararak ispat etmiş bulunuyor.

Sanatın toplumlardaki yanlışları düzeltmekle görevli olup olmaması, sanatın, sanat için mi yoksa toplum için mi olduğu konusu çok yönden ele alınması gereken bir konu olsa da özellikle bizim gibi ülkelerde görevli olmasının gerektiğini öngörmüş ve göstermiş bir kalem, bireysel bir sanat ürünü vermektense topluma yararlı bir ürün çıkartmak taraftarı bir duayen

O. Kendi ve kendi meslektaşları adına açıklaması, belli bir kitlenin sözcülüğüne soyunmuş oldukları. “Her şeye eyvallah demek yakışmıyor bizim çağdaş insanımıza.” diyor. Ne kadar haklı, değil mi? Yine bir röportajında, okunan bir romanın, izlenen bir sinema filminin ya da tiyatro oyununun ya da dinlenen bir şarkı veya türkünün kişinin ufkunu açtığını vurgulamıştı. Hatta tüm bu yapıtların belki de o ana kadarki düşünceden çıkılıp başka bir kanal açarak farkedilmemiş, düşünülmemiş tarafı gösterebildiğini ifade etmişti.

“Sanatın öyle bir gücü var. Hele ki mizah sanatı; kesinlikle her zaman daha vurucu ve eğlenceli, dolayısıyla da yaygınlaştırıcı bir unsurdur.” demişti.

Naçizane; sanat ve mizah esas ustasından çıkmışsa, gücü o vakit bir de üst seviyededir diye de ben eklemek istiyorum!

Bir döneme damga vuran, efsaneleşen dizilerin, tiyatro oyunlarının senaristi Kandemir Konduk, “Devekuşu Kabare” için yazdığı güldürülerle de hafızalara kazınmıştı.

Mizahla eleştirilen siyasi isimler oyunlarına partilileriyle gelip icraatlarını, iğnelendikleri skeçleri kahkahalarla izlemişti.

Altyapısı tabii ki hoşgörü ve özgüvenden kaynaklı, o dönemlerde eleştirisel mizah kaldırılıyordu.

“Devekuşu Kabare” gibi eleştirisel mizah yapan tiyatronun da artık olamayacağını, o dönemin algı ve alkışına özlem duyarak dile getiriyor.

Aynı özlemle, birçok kişinin de bu özlem içinde olduğuna inanıyorum.

Toplumsal gerçekleri güldürü sanatıyla ustaca işleyen Kandemir Konduk'un Sözcü Kitabevi'nden çıkan yeni kitabı “O Kadınlar”ı Amerika’ya döner dönmez okudum.

Üstat bu kez güldürürek düşündürmek yerine, empati kurdurarak düşündürmeyi hedefleyerek kadınların dünden bugüne yaşadıklarına ayna tutmuş.

Kitabının isminin “O Kadınlar” oluşu tabii ki insanın aklına “Acaba kim o kadınlar?” sorusunu getiriyor. Ucu çok açık! Ki, bu da üstadın mizahi üslupta zekâ oyunu olsa gerek!

Kim “O Kadınlar”, hı? Yüklenecek anlam çok! Neden? Çünkü son yıllarda kadınlar öyle ötekileştirilip ayrıştırıldı ki, anlam mı bol, niyet mi kötü, zihin mi fesat; bir dolu iç ses çarpışsın dursun! Günümüzün yeni moda fiili “spoiler vermek”se, doğrusu biraz spoiler vereceğim!

Bu kitap hakkındaki spoiler’ıma Magazinkolik’in röportajında geçen “tam” özet bir cümleyle başlamak istiyorum.

Vermek istediği mesaj sorulduğunda “Annemin zamanında orta sınıf ve altı kadınların yalın ve sınırlı yaşamını yansıtıp, aile, çevre, aşk ve kadın-erkek ilişkilerinin günümüzle olan benzemezliklerinin şaşırtıcı boyutunu vurgulamak, her iki dönemde kadının mutluluk anlayışını sorgulamak ve güncel Türkiye gerçeğindeki kadın profillerini sergileyerek yorumu okura bırakmak.” yanıtını vermiş.

Okurken ana karakter Tuba ile astral seyahate çıkıldığında aile, çevre, aşk ve kadın-erkek ilişkilerinin günümüzle olan benzemezliklerine şaşırmamak mümkün değil.

Seyahatin kimi noktalarında bugüne şükrederken, kimi noktalarında o devre özenilebiliniyor da. Tam da bu doğrultuda Kandemir Konduk’un vermek istediği mesaj hedefi buluyor.

Bu noktada kitabı henüz bitirmiş bir okur olarak bana bırakılmış şahsi yorumum belki biraz nahoş durabilir.

Ancak bugünün şartlarına alışmış biri olarak o devri ya bir kitapta okuyarak ya da filmlerde izleyerek anlık astral seyahatler tadında yaşamak bana kâfi.

Anlatılanlar gerçekten yaşanmış, hatta zaman zaman anneannemden de duyduğum hikâye biçimleri ve açıkçası zor görünüyor!

Benim cephemden bakınca iki kuşak gerim olan bu hikâyedeki o devrin o kadınlarının elini öpmek lazım!

Onların ev, eş, hayat yaşam ve idare şartlarına baktığımda, doğrusunu söylemek gerekirse kendimi kadın (!) göremedim!

Temizlikten, çamaşırdan, bulaşıktan ve daha birçok işten tutun, “kadın” gerçekten onlarmış! Biz bugün basbayağı bir eli yağda, bir eli balda misaliyiz; şikâyete gelince de, bitmiyor!

Sanırım bu astral yolculuklar kişiye bayağı faydalı olur çünkü bu seyahatlere çıkıldığında, “O Kadınlar” kitabını okuyarak edindiğim fikirden yola çıkarak, bugünüm daha kıymetlendi.

Bazı şikâyetlerimin yersiz olduğunu fark edebilip şikâyetimi şükre çevirdim. Ancak kitap bir de “O Erkekler”e çevrilip değerlendirildiğinde; kitap içinde de geçtiği üzere, o devirde kadınların leğende çamaşır yıkayıp tel dolaplarda yiyeceklerini muhafaza ettikleri yaşamları içinde üç kuruş kazanan kocalarının onları öldürmediği ortaya çıkıyor!..

Ve aradan bunca yıl geçtikten sonra insanların görgüsü, bilgisi artmış olması gerekirken, bugünkü erkekler ne yazık ki “O Kadınlar”ın dünyasındaki erkeklere hiç benzemiyor, acımasız birer cani olmuş dehşet saçıyor!.. Acı! Spoiler’a ilâveten; hikâyenin bir noktasında yerini bulup ulu önderimiz Atatürk ve silah arkadaşı İsmet İnönü’yü anıyor, ki çok etkilendim.

Ve öyle bir bağlamayla kadına şiddet konusuna değinip öyle güzel bir mesaj veriyor ki; “İşte!..” diyor insan, “Ustalık böyle bir şey!” O yüzden “Kandemir Konduk olmak!” diye de bir ayrıcalık oluşuyor!

Son kitabı “O Kadınlar”ı okurseverlere çok severek tavsiye ederken bu yazımı hazırlama aşamamda kendisine sorduğum sorularıma hali hazırda hâlâ üretmekle
meşgul olduğu değerli vaktinden zaman ayırıp verdiği yanıtları da keyifle okuyacağınızdan şüphem yok.

- Usta bir kalem olarak ilk sorum, “Dilin kemiği yoktur!” sözü her ne kadar daha çok insanın doğru-yalan her şeyi söyleyebileceği manasına gelse de fizyolojik yapıda kemiği olmayan dilin her lafı rahatlıkla söyleyebilme özgürlüğü kapsamında sizce kalemin kemiği olmalı mı? “Kalemin kemiği elbette olmalı. Kanımca, yazarın her konuda istediğini yazmasını özgürlükle bağdaştıramayız. Örneğin, din konusunda, kutsal değerler hakkında inançlı insanların tepki göstereceği biçimde yazmanız doğru olmaz. Düşünce özgürlüğüyle, bu tür hassas konularda düşüncemizi yazarak yaymak farklı şeylerdir.”

- Günümüzde diziler bir nevi kopyala yapıştır ya da kabaca taklit. Konular çok benzer ve vurdulu, kırdılı. Kaba, gergin ve şiddetli. Dizilerdeki aşklar bile sert. Hor seviyor ve seviliyorlar. Toplum geneli zaten kaba, gergin ve şiddet huylu. Sanki altyapı bu. Senaryolarınızda bunu işlememeniz bir yana, bir de üstüne üslük tersine kalem kullanarak nezaketi, sevgiyi, hoşgörüyü aşılayan, olmadı bu mesajı veren iken, günümüz toplum insanını ve günümüz dizi arz ve talebini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bugünkü tablo mizahlık mı, izahlık mı? “Durum, bence kara mizahlık. Ekranlarda insanı hem güldüren hem de üzen genel bir akış var. Son dönemde ortaya çıkan bir-iki diziyi saymazsak, her gece milyonlarca izleyiciye vahşeti benimsetme çabasını görüyoruz. Sürekli cinayetler işleniyor. Yüzde yetmişi otuz yaş altındaki ve büyük çoğunluğu yeterli eğitim almamış bir ülke insanına kavga, dayak, tabanca ve insan öldürme modelleri gösteriliyor.”

- Sektörel olarak irdelediğimizde sizce diziler mi toplumu tetikliyor, toplum mu dizileri?
“Dizilerin etkisi çok büyük. Önceki sorunuzda değindiğim genç nüfus ve eğitimsiz kitlelerin tek iletişim-eğlence aracı olan televizyondan etkilenmesi kaçınılmazdır.”

- Çağ, sosyal medya ve ekran odaklı. Sosyal medya ve ekran taklit döneminde. Taklitçilik arz ve talepten dolayı mı? Kültürden mi? Ya da tamamen ticaretten mi?
“Hem hepsinden hem de sorumsuzluktan diye düşünüyorum. Toplumsal bilince ermemişlik ve tabii ki ülke sevgisinin yetersizliği de düşünülebilir.

- İnsanlar kâğıttan, kalemden, kitap sayfalarından uzak. Seven ve okuyan kesim tabii ki var. Ancak oranda ne yazık ki sosyal medyada aktiflik ve ekran karşısında yapışıklık çok yüksekte. “Maalesef kitap okumaya vakit bulamıyorum!” cümlesi çok kere aldığım bir yanıttır. Vakit bulamamak! “Vakit yok.” denilse, “yok” ifadesi bile “bulamamak” fiilinden hafif kalır! Bulamamak!.. Yoğun çalışmak, işten geç dönmek, çocuklara bakıyor olmak, evi toplamak, temizlemek veya eğitim çağında ise dersten başını kaldıramıyor olmak ve çeşitli farklı zorunlu meşguliyetler mazeret olarak sunuluyor. Ve sonra görüyorum ki zorunlu meşguliyetini dile getiren aynı kişiler sosyal medyada takipçisi olduklarının ve hatta olmadıklarının paylaşımlarına beğeni yapabiliyor, magazin dünyasındaki polemiklere satır satır yorum yazabiliyor, işlerine gelmeyen yanıtların sahiplerini sanki karşı karşıyalarmış gibi paylayabiliyor ve soluksuz bir şekilde her akşam dizileri takip edebiliyorlar! Ve en berbatı, uykudan uyandığı gibi eline aldığı telefonuna elinin de, gözünün de yapışık olması! Bu uğurda insanlar sabaha kadar ayakta! Bunların daha çok vakit aldığını, bir de üstüne üstlük insanı daha da yorduğuna inanıyorum. Kitap, öncelikle insanın ruhunu dinlendiriyor, zihnini açıyor. Kitap okumak dışında bunlara saatlerini ayıranın bir de üstelik zihni daralıyor; kelime haznesi olarak o hazne küçülüyor, algı, kopyala yapıştıra dönüp sadece iyimser ve kötümser algılayan olarak ikisinden biri şeklinde yaşama bakar oluyor, mantık sıfırlanıyor, inşallah, maşallahlara sığınılıyor, vizyon olarak ileriye gidileceğine geriye gidiliyor, kalıplaşılıyor, robotlaşılıyor, hoşgörü hepten sıfırlanıyor vs. Ben böyle değerlendiriyorum. Peki ya siz? Siz bu durumu mizahi mi ele alırsınız, izahi mi? Çok merak ederek soruyorum…

“Sevgili Ülkü Hanım, Sevgili Dost… Öyle güzel sormuş ve sorarken de adeta öyle güzel yanıtlamışsınız ki, bana düşüncelerinizi onaylamak düşüyor… Ben sadece şunu ekleyebilirim; dizileri yapanlar, bir an kendilerini aşçı yerine koysunlar, ‘Ben bu yemekleri yapıp sunuyorum ama yiyenlerin yavaş yavaş midesini bozar, zamanla onları -özellikle çocukları- hasta eder miyim?’ diye düşünsünler.”

- Mizah ve sululuk ayırımını algıya karşı en iyi nasıl özetlerdiniz?
“Gülmek, yaşlı-genç, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz, hatta kimi kez kadın-erkek arasında bile farklılık gösterir. Sululuktan hoşlanan kesim sorunsuz ve de sorumsuz kimselerden oluşur. Genelde genç ve paralı aile çocuklarıdır bunlar.

- Birçok röportajınızda sorulduğu üzere genç yazarlara, senarist adaylarına yılmadan çalışmaya devam etmelerini, olumsuz etkenler karşısında bile asla vazgeçmemelerini, çok kitap okuyarak kendilerini ve kelime haznelerini geliştirmelerini öğütlüyorsunuz. Sizin gibi bir üstada gençlere öğüdünüzü sormadan röportajı bitirmek tuzsuz yemeğe benzer. Ancak öğüdünüz yazılı ve sözlü gençlere zaten ulaştı. Bir büyük olarak siz öğüdünüzü verdiniz. Artık sıra öğüdü almış olan gençlerde, hatta bu yola gönül vermiş herkeste. Değer bazında kırılganlık yaşamamak mümkün değilken pes etmek istediğim anlar oldu ve tam o noktalarda kendim de öğüdünüzden nasiplendim. “Yılmak, vazgeçmek yok! Yazmaya devam!” dedim, yazıyorum da. Büyüksünüz ve sizden yine bir büyük öğüdü ricasında bulunacağım. Bu yoldakilere değil de kültürel seviye çıtamız adına dizi sektöründe hizmet verenlere ve izleyicimize ne gibi bir öğütte bulunurdunuz? Ne yapmalılar, ne yapmamalılar?

“Günümüzde dizilerin büyük bölümü Türk izleyicisi için değil, yabancı ülkelere satılma amacıyla yapılıyor. Batı normlarına uygun olsun, onlara ilginç gelsin amacıyla yapılan, konusu ve anlatım biçimi de satılacak ülkelerin beğenisi düzeyinde tutulan üretimlere “Türk Dizisi” demek zorundayız artık. Öte yandan dizi konuları da başta Güney Kore olmak üzere yabancı ülkelerden adapte, uyarlama, araklama, ne derseniz deyin!.. Türk yazarı, senaristi kalmamış gibi… Durum böyleyken ben daha ne söyleyebilirim?.. Mal ortada…

Evet, “şak şak” sorularıma “tak tak” yanıtlar almış olmanın büyük hazzı içinde çok kıymetli bir kalem üstadı Sn. Kandemir Konduk’a kendisini sizlerle bir de benim buluşturmama izin verdiği için tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Dizi sektöründe hizmet verenlere ve izleyicimize ne yapıp, ne yapmamaları üzerine nasıl bir öğütte bulunduğuna dair son sorumda aldığım “Mal ortada…” diyerek üç noktayla noktaladığı yanıt doğrultusunda benim anladığım, dizi sektöründe hizmet verenlerin ve de izleyicinin ne yapıp yapmamaları gerektiğinin bilincine kendilerinin varması gerektiği oldu; siz dersiniz?

Ülkü Gözen Stewart