ÜLKÜ GÖZEN STEWART

ÜLKÜ GÖZEN STEWART

Roman yazarı

Taçsız Kraliçe Hülya Avşar'ı bir de benden okuyun! 

07 Kasım 2021 - 23:08

Hülya Avşar..!

“KİM” denmez tabii ki!

Tanımayan yok!

Geçmişten bugüne genel bir anımsatma adına yine de çok kısaca şöyle bir baştan gelecek olursak: 

1963’de Emral ve Celal Avşar'ın ilk çocuğu olarak Edremit, Balıkesir'de dünyaya gelen Hülya Avşar, Bulvar Gazetesi’nin düzenlediği bir güzellik yarışmasında birinci olarak adını duyurdu. Ancak daha önce evlenip ayrıldığı ortaya çıkınca tacı geri alındı.

Ve 1983 yılı Hülya Avşar'ın yaşamında bir dönüm noktası oldu. Fikret Hakan ve Salih Güney’le başrol paylaştığı HARAM filmiyle kariyerine başlamış bulundu.

Su gibi akan yükselişine müzik eğitimi aldıktan sonra müzikaller, albümler, single, yurt içi ve yurt dışı konserlerle devam etti.

Bugüne dek sayısız ödülle onurlandırılmış Hülya Avşar 2000’de Kral TV tarafından düzenlenen yılın müzik ödüllerinde “en iyi kadın şarkıcı” ödülüne layık görülmüştü.

Birçok reklam, sinema filmi ve dizilerde oynadı.

Moskova'daki uluslararası sinema film festivalinde “en iyi kadın oyuncu” ödülünü aldı. 

Uzun yıllar Hülya Avşar Show'u sundu. Sergilediği tek kişilik tiyatro oyunu ile her zamanki gibi ses getirdi.

Sporda bir öncü oldu.

Tenise olan merakı kendisine “TED 2001 Çiftler Turnuvası Birincilik Ödülü”nü kazandırdı.

Vakıf ve derneklere büyük ilgisi olan Hülya Avşar köşe yazarlığının yanı sıra “Hülya” adlı kendi dergisinin editörlüğünü de yaptı.

Tüm bunların önüne, arkasına, sağına, soluna daha nice başarıların imzasını attı.

Bugün ekranda talk show programını izlediğimiz Hülya Avşar baba tarafından Avşar - Pirebat Kürt aşiretine mensuptur.

Dolayısıyla rahmetli babası Celal Avşar Kürt ve rahmetli annesi Emral Avşar ise Türk kökenli bir aileden gelmektedir.

Sosyal medyadan ç’aldığım bu detay bu köşe yazımın “asıl” noktasıdır.

Yoksa Kürt – Türk veya X milletlerle veya dinlerle, mezheplerle, vs.lerle ayırım ya da birleşim asla kalemim değil, duruşum da değil!

Kalemim de, duruşum da daima esas insan ve insanlık üzerinedir!

“Hülya Avşar!.. ‘KİM’ denmez tabii ki! Tanımayan yok!” diye başladım yazıma.

Ama var O’nu tanımayanlar, ki bildim bileli birileri uğraşır, ağzından çıkanı ağzından çıktığının başka boyutuna getirerek sanal’dan - domal’dan yaya yaya paylaşıp yere çalmaya yeltenir dururlar.

Halkımızın, insanları bilinçli – bilinçsiz göklere çıkartması, ardından yere çalması ya da yere çaldıklarını göklere çıkartmasına zaten daha baştan birbirimiz arasında alışık olduğumuz bir durum.

Ancak sayısız zaman ve kere’lerde Hülya Avşar ismi ve cismiyle beslenen basının, medya mensuplarının çok kereler O’nu bu denli yere çalmalarına şahsen çok içerlemişimdir.

Bir insanı gaza gelip ya da haz’a gelip ya da caz’a, okutmak, izletmek yakışık alır bir davranış değil! Hele ki cahil kesime!

Bu millet zamanında başımızı derde sokanları ya da işlerine gelen – gelmeyen birilerini öldükten sonra ya da hayatta iken bir anda göklere çıkartmış, dertten çıkaranları ya da yine işlerine gelen – gelmeyenleri yerlere çalar olmuş bir millet olmuşken, çalışan kafamla okuduklarıma - duyduklarıma - izlediklerime şaşkın bakar olmuşluğum çok!

 Yetişemiyorum yanar – döner tüm yazılanlara - duyurulanlara - izletilenlere!

Kimler - kimler rahmete kavuştu ve Müslümanlıklarına dem vurdurmayan milyonlarca insanın arkalarından söylediklerine şok oldum - oluyorum - olmaktayım!

Körlemesine, alakasız bir insanı övüp, olmayacak bir insanı da söven, sanki anne tarafı devekuşu da baba tarafı domuz olan bir insan topluluğu olduk çıktık!

Tepki mi alacağım şu sözlerimle? Ne fark eder ki! Yanmayacağım da, dönmeyeceğim de! Nabza göre sıralamam ki cümlelerimi!

İşte buyurun ben de kendime göre bir “Hülya Avşar” yazıyorum:

“Annesi Türk, babası Kürt Hülya”yı değil, “annesi İNSAN, babası İNSAN Hülya”yı! “Sen avukatı mısın?” diye ezber tepkili sorgulanabilirim elbette!

“Hayranıyım, seveniyim efendim!” diye hemen baştan belirteyim.

Ama ne hayranlığımda ne sevgimde sıradan oldum. Bilinçsiz de olmadım! Sevgi gerçekten emek işi ve hak etme işi.

Hülya Avşar’ın adı ilk duyulduğu andan beri güzelliğine hayran olmuştum. Sonrasında yaptıkları, başarısı, dimdik duruşu, imzaları beni asıl zekasına hayranlığa itti ve artan bu hayranlığım zaman dilimi içinde yıllar evvel uzun vadeli yurt dışına çıkacakken elden ele, kulaktan kulağa ulaştırdığım tanışabilme davetime anında dönüş yapması ve beni Etiler Alkent’te tenis maçı sonrası iki gün üst üste misafir etmesiyle kat kat çoğalmıştır.

Sıradan biri yerine koyabilir, o kadar hayranı olan birinin kendisine çok isterse bir konserde ya da benzer bir etkinlikte ulaşabileceğini düşünüp, ilgisiz de kalabilirdi.  Mesajım ona ulaşmamış da gösterilebilirdi. O ise derhal yanıt verip görüşmeyi organize etmişti. Bu tavrı onu çok güzel bulmamın önüne geçen insanlığı adına “ilk” yıldızımdı. Yıl 1996.

Ve gittim yurt dışına; uzun vade. Epey bir süre sonra kendisine mektup yazdım. İnanır mısınız; yanıt geldi! Hala saklarım. Uçuk yeşil bir zarftı ve sol üst köşesinde “Gönderen: Hülya Avşar” yazıyordu. Çok heyecanlanmıştım. Sarıyer Postanesi’nden postaya verilmişti. Hemen açıp okudum. Defalarca okudum. Kısa, tek paragraftı; ama çok uzundu aslında. Gurbette, onu seven bir hayranının mektubunu karşılıksız bırakmamıştı, İkinci yıldızıydı bendeki. Yıl 1997.

Sonra yıllar aktı geçti. Zırt pırt tabiriyle devamlı kendisini aramaya çalışma ya da bir şeyler yollama gibi yoğun bir trafiğim hiç olmadı.

Bayram, seyran, doğum günü adabında, sonradan hepsini de sakladığını öğrendiğim ya bir kart atmış ya da bir şey yollamışken, o yıl anneler gününde özel bir şey yapmak isteyip, biri Hülya Avşar olmak üzere hayatımdaki beş anneyi seçerek dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk ve Allah arasındaki “Çocuğun Meleği” adlı bir menkıbeyi el yazım ile yazarak anneler gününü kutladığım bir mektup göndermiştim.

Bilmem kim teyzeler, bilmem kim ablalar ve bir de Hülya Avşar'dı seçtiğim beş anne. Yazı çok özel ve dokunaklıydı. Hiç çocuk sahibi değilken ilk okuduğumda tüylerim diken diken olmuş, kalbim küt küt atmıştı. Ama ne o yakinen tanıdığım iki teyzeden ne de iki abladan bir teşekkür gelmemişken, uzaktan tanıdığım Hülya Avşar cep telefonumdan arayarak yazıdan çok etkilendiğini söyleyip teşekkür etmişti. O günü de hiç unutamam. Hatta bir kandil akşamıydı. Üçüncü yıldızıydı bu. Yıl 2003.

O gün kendisine birkaç ay sonra evleneceğimi, nikahıma gelirse çok mutlu olacağımı söylemiştim. Tarihin uygun olup olmamasına bağlı olarak söz veremese de davetiyesini mutlaka kendisine ulaştırmamı söyledi. Gönderdim. Nikah günü kocaman bir çiçek gelmişti O’ndan. Ve bir de hediye konser davetiyesi. Gittik. Kapılarda karşılandık. Ve sahneden yanımıza gelip herkesin içinde ayağa kaldırarak bizi tebrik edip evliliğimizi kutladı. Dördüncü yıldız mı oldu bu?.. Yıl yine 2003.

Ve yıllar akmaya devam etti. Alınyazısı ya bu; ağır bir ölüm acısı yaşadım. Ölüm acısının hafifi elbette olmaz da bu gerçekten ultra ağırdı. İki saat benimle telefonda konuştu. Tam iki saat teselli etti. Yedi kat içimde olanlar uzaktan izlerken, güya yedi kat el Hülya Avşar iki saat ağlamamı, feryadımı, isyanımı dinleyip derdime ortak olmaya çalıştı. “Oldu” demem daha doğru. Acımı dindirmesi mümkün değildi ama kalbime dokunabildi. Usulen bir başsağlığı dileyip kapatabilirdi. Beşinci yıldızda mıyız? Yıl 2008.

Üçüncü kitabımı çıkartmıştım. Birçok sevdiğime olduğu gibi kendisine de imzalayarak bir tane yolladım. Telefonuma asistanından “Hülya Hanım kitabınızı sosyal medyada paylaştı, bilginiz olsun.” diye bir bildiri geldi. Çok şaşırmıştım. Bu çok özel bir davranış olmakla beraber ciddi büyük bir destekti. Büyük bir jestti. Kitabımın kapağına elini koyup fotoğrafını paylaşmış, üzerine de “Cannes’a giderken başladım, çok başarılı” diye not düşmüştü. Bu bana nasıl büyük bir reklam olmuştu. Altıncı yıldız oldu bu da, değil mi? Yıl 2013.

Yine yedi kat içimdekilere bakınca tabii ki tenzih ederek, “aferin” bile demezlerken, değil sayfalarında paylaşmak, sayfalarında onca nelere yer verirken, benim kitabımın adını anmıyorlardı bile. Faydalı olma - destek olma fobili, “ya bir katkım olur da yolu açılırsa” korku ve endişe kapsamlı dostlarım onlar benim!

Evet, 1983’den beri hayranı olduğum, 1996 – 2021 yıl dilimi ben’den naçizane “altı yıldızlı Hülya Avşar.” Az değil mi “altı yıldız” onca yıla?

Kalite adına en lüks oteller “beş yıldızlı” diye adlandırılırken, bendeki “yirmi beş yıllık Hülya Avşar” altı yıldızlı!

Çoğu kişiyi, çoğu kişiliği, çoğu imza ve başarıyı sollamış, boyu 1.63 metre, duruşu 1.63 milyon kere ton ağırlığındaki Hülya Avşar beş yıldızlı otelleri de solladı gitti!

Her espri altında gerçek yatar ya, boylu boyunca uzanıyor gerçek Hülya’da!

Yirmi beş yılda sayılı birkaç anda hayatında olduğum Hülya Avşar’ı uzaktan tanıyarak bu kadar tema ve temasla köşe yazıma yazdığıma göre, yakından tanısaydım eminim Hülya Larousse adlı bir on iki’lik cilt çıkartırdım.

Ben O’nu sanatçı kimliği ile değil insan kimliği ile ele alıp, O’nun hayatındaki küçücük bir “ben” ve kim bilir daha kaç “ben gibiler”in gözünden, sözünden yazdım. “Kürt” dedikleri Hülya Avşar’ı değil, “insan” Hülya Avşar’ı!.. Kürt – Türk - Japon – Tapon! Ne önemi var eğer İNSAN’san! Ya da DEĞİL’sen!

Neyi tartışıyor şu NA’H-İNSAN’LAR?

Kadının tekrar sahnelere dönüp verdiği konserde üstündeki yırtmaçlı elbisesini, yaşını, sesini, o'sunu, bu'sunu!

Sesini duyan var mıymış?

Sırf vokalistlerin sesi çıkıyormuş!

İyi de konserden kesit olarak "Hatıram Olsun"un nakarat kısmı ve vokalistlerin okuduğu bölüm konmuş sosyal medyaya!

Paylaşımların altına yapılan yorumların yüzde doksan beşi şiddet içeriyor, nefret kusuyor! Yok, aslında tepkinin aslı astarı tamamıyla hazım sorunu!

Kadın tescilli güzel, sahneye çok yakışıyor.

Her şey oktav mı?

Bu kadın harika bir şov sanatçısı, ses rengindeki buğusu o kadar tatlı ki, cıvıldayan bir kuş gibi adeta...

Yaş aldı ama çoğunluk sadece yaş alırken O beraberinde baş da aldı. Ve hala yüzü de cok güzel, bacağı da, sırtı da. Hatta sırt dekoltesini en çok yakıştırdığım kadındır O.

Selülitli falan yazmışlar; bir kere gıda kalitesi düştüğünden beri neredeyse selülitsiz kadın yok! Bacağı, kalçası selülitli olsa ne olur?

Asıl insanın beyni selülitli olmasın; ortalık beyni selülitli insan kaynıyor!

Valla Hülya Avşar hem dinlenir hem izlenir.

Oyuncakları, bibloları falan yapılsa evimin dört bir yanına dizer mest olurdum.

Bunlar hep hazım'zedelikten kaynaklı. Hülya Avşar'ın fiziği, kıyafeti, başarısı midelerinde çöküp kalmış, bağırsağa geçememiş ve bu kişiler de tuvalete çıkamayınca paylaşımların altında yorum kısmında ihtiyaçlarını gidermeye çalışmış!

Güzel demek, takdir etmek genimizde yok. Böyle gelmişiz, böyle de gideceğiz. Yani böyle gelmeyip, böyle gitmeyenleri taşlayarak, onlara söverek...

Ama bir yerde rast gelinirse de yapışıp mutlaka beraber fotoğraf çektirerek sosyal medyada muhakkak paylaşırız; böyle de yedek bir yüzümüz vardır!  

Naçizane benim tespitim bu!

Doktor tabii ki değilim! Keşke olsaydım da bu kişileri tedavi edebilseydim. Zaten bu işe tek yardım ancak Allah'ın ıslahı olabilir. O halde iş dualara kaldı. İnşallah Rabbim bu kulcağızlarına yardım eder... Bol âmin!

Şu duruşsuzluğa ahlaken AYIP, dinen de GÜNAH diyorum, sonuna da gürleyen bir sesle “PES” i ekleyerek! Kabul ediniz ki güzel olan Hülya Avşar, çirkin olan da gıybet edenler!

Hatta o kadar güzelliği gökten tescilli ki tacını bu defa kimse geri de alamaz!

Bu taç başında da aranmasın! Başına değil, içine bakacaksınız! Tacı içinde ışıldıyor.

Ruhunda, karakterinde, duruşunda! Özünde!

Bu tacı O’na layık gören de O’nu yaradan, o yüzden el de, dil de uzatmamak gerek!

Saygılarımla…
Ülkü Gözen Stewart