SEBAHATTİN KARACA

SEBAHATTİN KARACA

Turizmci / Yerel Tarih Araştırmacısı

Kotor Kotor

15 Mart 2018 - 12:46

Çoktan UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine girmiş olan Kotor’u eşimin  isteği üzerine  görmeye karar verdik.  

Esasen ben kendisine Gürcistan’a gidelim dedim.  

“Ben Kotor’u daha çok merak ediyorum”  demesiyle birlikte, “peki oraya gidelim demem” bir oldu.  

İstanbul’dan hareketle bir buçuk saatlik uçuşun ardından Karadağ’ın (Montenegro) başkenti olan, Podgorica şehrinin hava limanına indik.

Havaalanı küçük ama çok temizdi.

Rutin kontrolleden sonra  dışarı çıktık.

Sabahın  yerel saatiyle 09:30'du.

Niyetimiz geceyi Kotor’da geçirmekti, hava alanında bekleyen taksilerden bir tanesine bindik.

25-30 dakika sonra şehirler arası otobüs garajına vardık.

Kotor’a giden ilk otobüsde şansımızın yardımıyla en öndeki koltukları aldık .

Böylece yol boyu  herşeyi görmek ve izlemek  mümkün olacaktı.

Podgorica 
Ülkenin, her tarafının dağlık olduğunu  gelmeden önce yaptığım araştırmalarımda öğrenmiştim.

Düzlük alan yalnızca Podgorica’da var diye yazıyordu.

Podgorica zaten “ tepenin altı”  demekmiş.

Uzun süre Osmanlı yönetiminde de kalmış.

Kent merkezinde bulunan Hacı Mehmet Paşa Camii Osmanlının izlerini taşıyan ve ibadete açık olan güzel bir eser olarak  varlığını sürdürmektedir.  

Podgorica  Yugoslavya zamanında “Titograd”adını almış.

Çünki Tito’nun  severek yaşadığı yerlerin başında gelirmiş.

Dönüşte tam bir gün kalacağımız Podgorica ile ilgili ilk düşüncemiz  çok olumlu idi.

Geçtiğimiz her yer  inanılmaz derecede temiz,  bakımlı, yeşildi.

Genel olarak çok düzlük olmasına karşın tek tük ufak tepeler de bulunmaktaydı.

Özellikle bu tepelere inşaat yapmayıp,  yeşil alan ve  koruluk  olarak  düzenleyerek,  şehre  ayrı güzellik katmışlar.

Şehrin planlaması çok hoşuma gitti.

Neredeyse caddelerin tümü  geniş ve birbirine paraleldi.  

Çok fazla tarihi eser yok gibiydi.  

Şehrin güzelliğinin yanısıra insanlar birbirbirine çok kibar ve saygılı davrandığı gözden kaçmıyordu.

Bunu garajda- havaalanında, otobüste bir bakışta  görebiliyorduk .  

Kotor’un yolları
Bizi, Kotor’a götürecek otobüs hareket etti.  

25-30 dakika sonra  düzlüğün bitimiyle, otobüs  dağlara tırmanmaya başladı.

Yol boyunca irili ufaklı çok güzel şehirler gördük.

Bunlar Çetije ,Budva ve Tivat gibi şehirlerdi.

Gördüğümüz herşey hoşumuza gidiyordu.

En çok Budva’yı beğendik.

Bu arada çok Türk ailesinin Budva’ya yerleştiğini yazmadan edemeyeceğim.

Yavaş ve kıvrım kıvrım ilerliyorduk.

Birbirinden güzel manzaralar insanı şaşırtıyor, sarhoş ediyordu.

Bir dağdan ötekine  geçiyorduk.  

Yol  uzadıkça uzuyordu ama biz sıkılmıyorduk.

Çünkü  gördüğümüz  manzaralara doyum olmuyordu.

Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz bayram ediyordu.

Doğa'nın  zengin ancak zor yollarını aşarak, saat sonra  Kotor’a vardık.


 Kotor
Hava hafif yağişlıydı.  

Garajdan çıktık, kapı müşterisi olarak bir kaç otele bakındık.

Ardından M.Ö. 5. Y.Y.kurulduğu söylenen Kotor’un  kalbi olan Kale İçindeki  Eski Kotor’a girdik.

Kale kapısı, daha doğrusu, şehir kapısı  görkemli görünüşü ile ziyaretcileri etkiliyordu.

Kotor’un adı,  Roma döneminde  daha sık duyulmaya başlar.

Romalılar kente hakim oldukça,  Ostrogotlar ( İskandinav ya’dan gelen yağmacılar) kenti terk eder.

Sonraları, Sırplar, Bulgarlar,Müslümanlar yerleşmiştir. Orta Çağda 535 yılında  kale duvarları yapılır.

Duvarlara” Venedik  Kale duvarları “ deniyor.

Kalenin  içine ise  Venedik mimarisinin hakim olduğu bir  şehir kurulur. O günden bu güne  korunarak gelen  “oldcity”  ( Kale içinde  Eski Şehir)’de  bir otele yerleştik .

Bavullarımızı odaya bıraktıktan sonra  sırt çantasıyıla kendimizi sokağa vurduk.

Kale içinde keşif turu yaparken, eşime hak vermeyi  ihmal etmedim.

Kotor’a gelmemize sebep olduğu için teşekkür ettim.

 Dolu dolu tarih kokan bir kentin içinde dolaşırken gördüklerimizden  yaşadıklarımızdan  dolayı kendimizi  şanslı  sayıyorduk.

İlk işimiz kale girişinde bulunan büfeden Almanca yazılmış Kotor’un tanıtım kitapçığını almak oldu.

Kotor Adriyatik denizinde kurulmuş  üç- beş  meşhur kıyı kasabasından birisi olmayı başarmış.

Halkın içinde yaşamaktan mutlu oldukları ve şehirleriyle gurur duydukları gözden kaçmıyor.

Otelcisi, taksi şöforü de bunu söylüyordu zaten.

Kotor, Orta çağda  Akdeniz’ de  yoğun biçimde hüküm süren korsan savaşları sırasında gizli ve korunaklı  pozisyonuyla  denizcilerin  güven içinde sığındığı liman kenti olmayı asırlardır sürdürmüş.

Bunun yanı sıra ticaret yapan insanların uğrak noktası , usta ve sanatkarların vazgeçemediği  bir  yer olmuş.

Bir -iki metre genişliğindeki daracık sokakları, bir kaç meydanı ile yalnız  ortaçağ mimarisinin hakim olduğu Kotor, asırlardır varlığını temsil eden St Tripun kilisesi ile UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine adını hak ederek yazdırmış , nadir kentlerden birisidir.

Meşhur Kale içi, Venedik Duvarı ve çok sayıda Orta çağdan kalma eserlerin yanısıra, yakın çevresindeki  köyleri ve koyları  ile parmak ısırtacak kadar güzel bir şehir olarak Dünya’nın ilgisini üstüne çekmeyi başarmış. 

Her ikimizde  şehre bayıldık. Koyda iki tane büyük yolcu gemisi vardı. Her taraf turist kaynıyordu. Her gün Dünya’nın farklı ülkelerinden en az iki  gemi gelirmiş. Bazen bu sayı 4-5 de olurmuş. 

Adı Zeljko olan, İngilizce bilen, bir taksi şöforu ile yakınlardaki köyleri, gezilip görülecek yerleri dolaştırması için anlaştık.

Yaşlı tercübeli ve bilgiliydi. Sorduğumuz hiç bir soru yanıtsız kalmıyordu. İyi bir rehberden farkı yoktu.

Onun da  özverili çabaları sayesinde, Kotor’un ekonomik, siyasi, ticaret ve turizm  konularında birinci ağızdan, çok faydalı bilgilere ulaştık. 

Bu gezide Adriyatik kıyısında kurulmuş şehirlerin tarihi, kültürü, sanatı ve yaşamları ile  ilgili çok şey gördük, öğrendik ve güzel şeylere şahitlik ettik. 

Karadağ’a  gidenlere, Cennet’in Arka Bahçesi Kotor’u,   yakınlarda bulunan Perast’ı, Rısan’ı  görmelerini şiddetle tavsiye ederim.

Sebahattin Karaca