Los Angeles’ta Kazanırken Kaybetmek
Los Angeles’ın o ışıltılı ve devasa stadyumlarından birinde, spot ışıkları altında sadece bir futbol maçı değil, aslında bir hayalin hüzünlü vedası yaşandı.
Tabelaya baktığınızda Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri karşısında 3-2 kazandığını görüyorsunuz ve skora göre bu "onurlu bir veda" olarak nitelendirilebilir.
Ancak tribünleri hıncahınç dolduran binlerce gurbetçinin coşkusu ile sahada sergilenen gerçeklik arasındaki o uçurum, bu galibiyetin aslında erkenden kaybedilmiş bir hayalin son saniye teselli ikramiyesinden başka bir şey olmadığını kanıtlıyor.
Bu maç, santrası bile yapılmayan o son saniye golüyle gelen bir zaferden ziyade, koca bir turnuva boyunca yapılan hataların ve yanlış tercihin bir muhasebesi niteliğindeydi.
Sahada bu kez daha dinamik, daha atletik ve "biz buradayız" diyen bir takım vardı; ancak bu uyanış için çok geç kalınmıştı.
İlk düdükle birlikte sahada önceki maçlara oranla tam yedi oyuncusu değişmiş bir ilk 11 gördük.
Turnuvanın başından bu yana "bu kadroyu kim yaptı?" soruları üzerimizde adeta kara bir bulut gibi dolaşırken, Montella’nın nihayet radikal bir değişikliğe gitmesi ironikti.
Özellikle orta sahada bir "makine" gibi basmadık yer bırakmayan Salih Özcan, gurbetçilerin yarattığı o muazzam atmosferde milli onur mücadelesinin adeta simgesi haline geldi.
Ancak asıl parıltı, Real Madrid seviyesindeki kumaşını her dokunuşunda hissettiren Arda Güler’den geldi.
Arda, sadece attığı golle Emre Belözoğlu’nu geride bırakıp milli takım tarihinin en genç golcüsü olma unvanını ele geçirmekle kalmadı; saha içindeki olgunluğu ve sorumluluk almasıyla takımdaki "abi" figürlerine bile ders verdi.
Peki, bu bireysel başarılar sistemin hatalarını örtmeye yeter mi? Elbette hayır.
Turnuva boyunca takımın iskeleti olarak kabul edilen Hakan, Ferdi, İsmail ve Merih gibi isimlerin böyle bir maçta bir dakika bile süre almaması, teknik heyetin kafasındaki planın ne kadar karmaşık ve belki de tutarsız olduğunu gösteriyor.
Montella’nın oyunun akışına müdahale etmek için 84. dakikaya kadar beklemesi, taktiksel bir esneklikten ziyade bir çaresizlik göstergesi gibiydi.
90+7’de Kaan Ayhan’ın vuruşuyla gelen o son gol, aslında bir zafer kutlamasından çok, üzerindeki ağır baskıyı atamayan bir oyuncu grubunun sinir boşalması gibiydi.
İşin idari boyutu ise tam bir profesyonellik fiyaskosu olarak tarihe geçti.
Takımı Arizona’nın kavurucu sıcağında kamp yapmaya mahkum eden, aslında çok daha uygun şartlar bulunabilecekken bu rotayı çizen idari akıl, başarısızlığın zeminini henüz turnuva başlamadan hazırlamış oldu.
Amerika’dan galibiyetle dönüyoruz ama çantalarımızda üç puanın yanında yine o klasik "önümüzdeki maçlara bakacağız" tesellisi var.
Maç sonu yapılan açıklamalar ise sahadaki gerçeklerle pek de örtüşmüyordu.
Grupta sonuncu olup elendiğimiz bir tabloda, teknik kadronun bu galibiyeti "1000 zafere bedel" olarak tanımlaması, Türk futbol tarihine ve 2002’deki o efsanevi dünya üçüncülüğüne yapılmış bir adaletsizliktir.
Neyse ki bu karanlık tabloda doğruları söyleme cesareti gösteren bir isim vardı: Arda Güler.
Arda’nın maç sonu "Drama yapamayız; kötü oynadık ve elendik" diyerek sergilediği dürüstlük, aslında tüm futbol iklimimize verilmiş en büyük derstir.
Real Madrid seviyesindeki bir yeteneğin bu dürüstlüğü ile teknik kadronun savunmacı refleksi arasındaki o derin uçurum, bizim asıl çözmemiz gereken sorundur.
Türkiye, Los Angeles’tan galibiyetle ama büyük bir üzüntüyle ayrıldı.
Işıklar söndüğünde ve o devasa stadyum boşaldığında geriye kalan; hüzünlü ve buruk bir sessiz direnişti.
Futbol sadece istatistiklerden veya son dakika gollerinden ibaret değildir; futbol, taraftarla kurulan o samimi bağ ve gerçeklerle yüzleşme cesaretidir.
Biz ne zaman Arda’nın dürüstlüğünü, teknik heyetin "romantik" açıklamalarına tercih edersek, işte o zaman gerçekten kazanmaya başlayacağız.
Şimdi soruyorum: Kazanırken kaybetmek mi, yoksa hatalarla yüzleşip yeniden doğmak mı?
SERKAN TİYANŞAN
Yorumlar
Kalan Karakter: