Verilere ve Casuslara Rağmen: Hull City’nin Wembley Zaferi
Futbolun sadece yeşil sahada oynanan, 22 adamın bir topun peşinde koştuğu bir oyun olmadığını bize hatırlatan günler vardır. Bugün Wembley’in kavurucu sıcağında yaşananlar, tam da böyle bir hikâyeydi.
Bir yanda modern futbolun ruhsuz istatistikleri, diğer yanda "Spygate" skandalının gölgesinde kalmış bir adalet arayışı; ama sonuçta kazanan, tüm bu gürültünün arasında kendi masalını yazan Hull City oldu.
Wembley’deki 84 bin 506 seyircinin tanıklık ettiği o final düdüğü çalana kadar, İngiliz futbol tarihinin belki de en tartışmalı ve duygusal play-off süreci geride bırakıldı.
Sahada Middlesbrough vardı ama zihinlerde hâlâ yarı finalde onları elemesine rağmen "casusluk" yaptığı için turnuvadan ihraç edilen Southampton’ın hayaleti dolaşıyordu.
Hull City sahibi Acun Ilıcalı’nın maç öncesi "Adalet yerini bulmazsa futbolun tadı kalmaz" diyerek dile getirdiği o hukuk mücadelesi beyanı, aslında sadece bir kulüp başkanının hırsı değil, futbolun vicdanının sesiydi.
Ancak maçın hikâyesi, istatistiklerin soğuk yüzüne tokat gibi inen o 95. dakikada mühürlendi.
Yu Hirakawa’nın soldan kestiği orta, Middlesbrough kalecisi Sol Brynn’in ellerinden bir sabun gibi kayıp Oli McBurnie’nin önüne düştüğünde, sadece bir gol atılmadı; adeta bir kader çizgisi yeniden çizildi.
McBurnie’nin formasını çıkarıp taraftarlara koştuğu o an, Hull City’nin Premier Lig’e dokuz yıl sonra geri dönüşünün belgesiydi.
Gelin, bu başarının arka planındaki o "mantıksız" tabloya yakından bakalım. Modern futbol dünyası artık "Expected Goals" (xG) dediğimiz beklenti verileriyle yönetiliyor.
Opta verilerine göre Hull City, sezonu bu istatistiklere göre bitirseydi şu an Premier Lig’de değil, League One’a düşmüş olmalıydı.
Veriler onları 23. sırada gösteriyordu; ama onlar ligi 6. sırada bitirip play-off finalini kazandılar.
Bu, Blackpool’un 2010’daki başarısından beri görülmemiş bir "istatistik başkaldırısı"dır.
Hull City, bu sezon kalesinde en çok şut gören ve en "şanslı" kabul edilen takımdı; ancak kaptan Lewie Coyle’un da dediği gibi, bu takım sadece futboldan değil, birbirine kenetlenmiş karakterlerden inşa edilmişti.
Sergej Jakirović’in teknik adamlık dehasını burada ayrı bir yere koymak gerekiyor. Bir transfer ambargosu altında, sadece serbest oyuncularla kurulan bir kadroyla yola çıkıp, sezon başında "ilk 10 bile zor" denilen bir takımı zirveye taşımak her babayiğidin harcı değildir.
Jakirović, finalde sadece 15 dakika sonra taktiksel dizilişi değiştirerek Middlesbrough'un baskısını kırmayı başardı.
Maçın büyük bölümünde topu rakibine bırakan (yüzde 30’a 70 topa sahip olma), ancak kalesine isabetli şut bile attırmayan o disiplin, Premier Lig kapısını açan anahtar oldu.
Acun Ilıcalı için ise bu zafer, bir TÜRK iş insanı başarısının çok ötesinde.
Maç sonunda "Hayatımın en mutlu günü, beş dakika kala yerimden kımıldayamadım" derken aslında bizden birinin, bir Türk girişimcisinin İngiliz futbolunun "kurtlar sofrasında" kazandığı saygınlığın duygusallığını yaşıyordu.
Takımını Las Vegas’a tatile gönderecek kadar "çılgın", ama kulübünü bir aile gibi yönetecek kadar "şefkatli" bir sahiplik modelinin Premier Lig’e de neler katacağını hep birlikte izleyeceğiz.
Şimdi önlerinde 200 milyon sterlini aşan devasa bir gelir ve dünyanın en zorlu ligi var.
Hull City, "yo-yo club" etiketinden kurtulup kalıcı olmak istiyorsa, bu mucizevi sezonun ruhunu Premier Lig’in o acımasız gerçekliğiyle harmanlamak zorunda.
Ama bugün, o zor soruların günü değil. Bugün, verilerin yanıldığı, casusların kaybettiği ve yüreğini ortaya koyanların kazandığı bir günü kutlama zamanı.
Kaptan Lewie Coyle’un madalyasını alırken gökyüzüne bakıp kaybettiği babasına selam göndermesi, aslında her şeyi özetliyor: Futbol, bazen verilerin değil, kalplerin yazdığı bir senaryodur.
Hull City bu senaryoyu en dramatik haliyle yazdı. Şimdi, devlerin arasında kükreme sırası onlarda. Sahi, imkânsız diye bir şey gerçekten var mı, yoksa biz mi verilerin gölgesinde çok fazla vakit geçiriyoruz?
SERKAN TİYANŞAN
Yorumlar
Kalan Karakter: