CHP'li Türeli'den 'bütçe' eleştirisi: "Uzun vadeli bir strateji yok"

CHP İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli, TBMM Genel Kurulu'nda bütçenin tümü üzerine yaptığı konuşmada...

CHP'li Türeli'den 'bütçe' eleştirisi: "Uzun vadeli bir strateji yok"
29 Aralık 2023 - 00:16

CHP'Lİ TÜRELİ'DEN 'BÜTÇE' ELEŞTİRİSİ: "2023 YILI HEDEFLERİ ÇÖPE ATILDI VE 2053 YILINA ERTELENDİ"

Cumhuriyet Halk Partiti (CHP) İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli, TBMM Genel Kurulu'nda bütçenin tümü üzerine yaptığı konuşmada "Bu hükümetin planın da ötesinde uzun vadeli bir stratejisi yok. Türkiye'yi nereden gelip nereye götüreceksiniz, nasıl bir yol izleyeceksiniz? Yöntemler neler, araçlar neler? Uzun vadeli bir strateji yok. 2011 yılında 2023 hedefleri dediler, 12 yıllık bir perspektifti, toplum da baktığında 2023 hedeflerinin olabilirliğini düşündü. Bugün geldiğimiz noktada 2023 yılında 2023 yılı hedefleri çöpe atıldı ve 2053 yılına ertelendi. 30 yıl sonra 2023 yılında yapmak istediklerinizi şimdi 2053 yılında yapacağınızı söylüyorsunuz. Böyle gayri ciddi devlet yönetimi olmaz" dedi.

Bütçenin tümü üzerine söz alan CHP İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli, şunları söyledi:

"Bu Cumhuriyetimizin ikinci yüz yılının ilk bütçesi. Cumhuriyet kurulduğu zamanda 1924 yılında ilk bütçe hazırlanmış. Merak ettim ilk bütçeyi, nasıl bir bütçe hazırlanmış diye baktım ; denk bütçe hazırlamak istemişler. Tabii kolay değil. Çünkü yeni bir devlet kurmanın getirdiği harcamalar, göçmenlerin gelişi onların iskan edilmesi, harp alanlarının tamiri, zarar görenlerin zararlarının tazmini gibi birçok nedenle aslında ilk başta belirli bir açık olmuş. 1924 bütçesinin bütçe gider tahmini; 140,4 milyon lira, bütçe gelir tahmini; 129,2 milyon lira, bütçe açığı; 11,2 milyon lira olarak öngörülmüş. Fakat 1924 yılı koşullarında bütçe açık vermemiş. 6,8 milyon lira fazla vermiş. Bu dönem çok ciddi anlamda genç Cumhuriyet’in kurucularında denk bütçe fikri oluşmuş ve 1926 yılında denk bütçe hazırlanmış. 1929 büyük ekonomik buhran ve sonrasında yaşanan o krizin sürmesi sonucunda yine bütçede bir kısım açıklar verilmiş. 1927 yılında Muhasebeyi Umumiye Kanunu çıkarılmış. 2003 yılında 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Yasası çıkana kadar Muhasebeyi Umumiye Kanunu geçerli olmuş. Muhasebeyi Umumiye Kanunu'yla belirlenen sistemin özelliği şu; giderler ve gelirler tek Hazine hesabından yapılmış. Bugün Türkiye Varlık Fonu var, döner sermayeli kuruluşlar var, bütçe dışı fonlar var, özel hesaplar var. Bunların hepsinin bütçe dışında olmasını eleştiriyoruz. Kesin Hesap Kanunu'nda da Sayıştay'ın da bu konuda çok ciddi eleştirileri olmasına rağmen bu, aynı yanlış sistem devam ediyor. O, Cumhuriyet 1927 yılında bu kanunla birlikte tek hesaptan gelirleri ve giderleri birlikte görmüş ve birlikte izlemiş. Bu da aslında onların ekonomiye ve sosyal hayata bakışlarının o konuda başarmak istedikleri şey için bütçeyi nasıl bir araç olarak gördüklerinin en büyük örneğidir.


"BÜTÇE TEK BAŞINA BİR ŞEY İFADE ETMİYOR"

Bütçe tek başına bir şey ifade etmiyor. Bütçe bir bütünün parçası, en yukarıda plan var altında programlar var. Bugün üzerine konuştuğumuz bütçe bütüncül bir perspektiften yoksun, içsel tutarlılığı olmayan ve birbirinden kopuk metinler şeklinde. Bu hükümetin, planın da ötesinde uzun vadeli bir stratejisi yok. Türkiye'yi nereden gelip nereye götüreceksiniz, nasıl bir yol izleyeceksiniz? Yöntemler neler, araçlar neler? Uzun vadeli bir strateji yok. 2011 yılında 2023 hedefleri dediler, 12 yıllık bir perspektifti, toplum da 2023 hedeflerinin olabilirliğini düşündü. Bugün geldiğimiz noktada, 2023 yılında, 2023 yılı hedefleri çöpe atıldı ve 2053 yılına ertelendi. 30 yıl sonra 2023 yılında yapmak istediklerinizi şimdi 2053 yılında yapacağınızı söylüyorsunuz. Böyle gayri ciddi devlet yönetimi olmaz.


“BU BÜTÇENİN 12. KALKINMA PLANIYLA DA İLİŞKİSİ YOK”

Kalkınma planları kağıt üzerinde. AKP hükümetleri döneminde hazırlanmış kalkınma planları birbirinin aynısı, hiçbir değişiklik yok. Yine cari işlemler problemi devam ediyor, yine vergi yapısındaki çarpıklık devam ediyor, çalışma hayatındaki sorunlar devam ediyor. Hiçbir şey çözülmemiş. Orta vadeli programlar birbirinin aynısı, kopyala yapıştır formatında ve bütçeler, içinde yaşadığımız sorunları çözmüyor. Biz burada bütçe konuşuyoruz ama bu bütçenin bu sene hazırlanmış olan 12. Kalkınma Planıyla da ilişkisi yok. Bir amacınız bir hedefiniz varsa bunun altında belirli politikalar olacak, onun altında tedbirler olacak, kaynaklar bu doğrultuda mobilize edilecek. Ben burada kaynak harcama dengesine baktığım zaman kalkınma planında söylenen önceliklerin, amaç ve hedeflerin gerçekleşmesini mümkün görmüyorum. "


NEOLİBERAL EKONOMİ MODELİ NOKTASINA, VİRGÜLÜNE DOKUNMADAN UYGULANMAYA DEVAM EDİLMİŞTİR

Neoliberal ekonomi modeli, AKP hükümetleri döneminde noktasına, virgülüne dokunmadan uygulanmaya devam edilmiştir. Bu model 1970'li yılların ikinci yarısında çıkmış bir modeldir. 1980'lerle birlikte önce Amerika'da sonra İngiltere'de ve sonra bizim gibi birçok ülkede ve aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla önerildiği şekilde uygulanmıştır. Fakat 1990'ların ikinci yarısından itibaren başlayan krizler, 2008-2009 küresel krizi ve en son 2020 yılındaki pandemi krizi bugün artık neoliberal ekonomik modelin uygulanamayacağını açık ve net olarak ortaya koymuştur. Bu model sonucunda dünyada küresel adaletsizlikler artmıştır. Gelir ve servet eşitsizliği büyümüştür. Yoksulluk artmış, kamu hizmetleri gerilemiş ve emek kesiminin sermaye kesimi karşısındaki göreli konumu gerilemiştir. Bu aynı zamanda çok ciddi bir küresel göç, sığınmacı ve mülteci sorununu ortaya çıkarmıştır. AKP hükümetleri neoliberal ekonomik modelinin en sağdık uygulayıcıları olmuştur. Neoliberal politikalar, muhafazakar bir ideolojik perspektifle hayata geçirilmiştir. Dış kaynağa özellikle sıcak paraya dayalı büyüme modeli uygulanmıştır. Tarımsal destekler azaltılmış ve tarım adeta tasfiye edilmiştir. Kamu kurumları özelleştirilmiştir. Kamu yatırımları KOİ modeliyle özel sektöre yaptırılmaya başlanmıştır. Eğitim ve sağlık hizmetleri gittikçe artan bir biçimde ticarileşmiş, piyasalaştırılmış, piyasa koşullarına bırakılmıştır. Emek kesiminin sermaye kesimi karşısındaki konumu gerilemiş, emeğiyle geçinenlerin gelirleri ve satın alma güçleri azalmıştır.


"KAMU KESİMİ DENGELERİ SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR"

Bütün dünyada kamu daha aktif biçimde devreye girerken, bizde ise neoliberal modele ilişkin bir değişiklik yok. Özelleştirmelerin devam edeceği öngörülmüş. Tarımsal destekler yine yetersiz. Ücretler hedef enflasyona göre belirlenecek deniyor. Daha da vahimi bu kadar yüksek enflasyonun olduğu ortamda asgari ücretin yılda bir kez belirlenmesi kararı alınıyor. AKP hükümetleri döneminde Türkiye'nin yapısal sorunları çözülmemiş, aksine ağırlaşmıştır. Cari işlemler açığı yüksek seviyelerde gerçekleşmektedir. Cari açığın en büyük nedeni Türkiye'deki üretim ve ihracat yapısının ham madde ve ara malı ithalatına bağımlı olmasıdır. Bu oranlar çok yüksek oranlardadır. Kamu kesimi dengeleri sürdürülebilir değildir. Dolayı vergileri dayalı bir vergi yapısı var. Bu vergi yapısının yüzde 65'i dolaylı vergilere yani mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilere bağımlıdır. Çalışma hayatında da çok ciddi sorunlar vardır. Hem iş gücüne katılma oranları hem istihdam oranları son derece düşüktür. Türkiye'de iş gücüne katılım oranları yüzde 52-53 seviyelerinde. Ama OECD ortalaması yüzde 70. Bir an için Türkiye'nin iş gücüne katılım oranının yükseldiğini düşündüğünüzde işsizlik oranları bugünkünün 3-4 katına tırmanacak. Çok ciddi bir kayıt dışılık vardır. Sendikalaşma oranı son derece düşüktür.


"İMALAT SANAYİNİN TEKNOLOJİ YOĞUNLUĞU SON DERECE DÜŞÜKTÜR"

İmalat sanayinin teknoloji yoğunluğu son derece düşüktür. İmalat sanayi lokomotif sektördür. Türkiye daha çok düşük ve orta düşük teknoloji sektörlerin ve o sektörlerde üretilen mal ve hizmetlerin egemenliği altındadır. Toplama 100 dediğimizde yüksek teknolojili sektörlerin toplam içindeki payı sadece yüzde 3'tür. Bize benzer ülkelerde yüzde 20'ler seviyesindedir. Bununla Türkiye nasıl dünyayla bütünleşecek? Biz düşük katma değerli üretimle dünyanın fason üretim zinciri olarak niteliksiz emeğe dayanan, kayıt dışı ekonomiye dayanan bir modelle dünyayla bütünleşilmesine karşıyız. 21 yıldır iktidarda olan bir siyasi parti var sanki yeni iktidara gelmiş gibi bir kısım şeyler önümüze koyuluyor. Yurt içi talebe, üretimin yapısına baktığımız zaman özellikle özel tüketime dayalı bir model var. Doğru olan sermaye stokunu artırarak ekonominin potansiyel büyümesini artıran bir modeldir ve böyle bir modele ihtiyaç vardır. Daha çok inşaat sektörü belirleyici. Kamu yatırımları geriliyor. Kamu sabit sermaye yatırımlarının milli gelir içindeki payı 2002 yılında yüzde 4,8'miş, 2024 yılında yüzde 3,4 olarak gerçekleşmesi öngörülüyor. Kamu sabit sermaye yatırımlarındaki gerileme Kamu Özel İşbirliği modeliyle geçmişte kamunun yaptığı yatırımları şimdi özel sektöre yaptırarak çözülmeye çalışılıyor. Çok açık ve nettir bu model yandaş sermayeye, 5'li çeteye kaynak aktarmanın bir mekanizmasına dönüşmüştür. KÖİ ödemeleri; 2024 yılında 162,4 milyar lira, 2025 yılında 240,8 milyar lira, 2026 yılında 270,3 milyar lira. Toplam önümüzdeki 3 yıl 673,6 milyar lira.


1'E YAPTIRILACAK İŞLER 5'E, 10'A YAPTIRILMIŞ, GARANTİLER VERİLMİŞ

Bir ekonomide gelişmişlik için, gerektiğinde kamusuyla özel sektör birlikte olur ama biz bu modele baştan beri eleştiri getiriyoruz çünkü bu modelin hesabı kitabı yok; bu modelde, fizibiliteler nedir, sözleşmeler nasıl yapıldı, bunları göremiyoruz. 1'e yaptırılacak işler 5'e, 10'a yaptırılmış, garantiler verilmiş; köprü, otoyollarda geçiş garantileri, havaalanlarında uçuş garantileri, hastanelerde yatış garantileri ve döviz cinsinden, dolar cinsinden verilmiş. Pandemi döneminde, sokağa çıkma yasakları olduğu dönemde dahi Türkiye tıkır tıkır buralara para ödemeye devam etti, böyle bir model olmaz. Ama en azından şu hesabı yapın, bunu özel sektör yerine kamu yapsaydı kaça mal olurdu? Çünkü sonuçta ya vazgeçiyorsunuz gelirlerden ya da hastanelerde olduğu gibi buna kira ödüyorsunuz. Onları belli bir faiz oranından bugüne getirip bugünkü değer hesabını yapmanız lazım ama bugünkü değer hesapları yok; biz bu hesapları görmedik, defalarca istememize rağmen bunların sözleşmelerini göremiyoruz, "ticari sır" diye bir savunma yapılıyor. Bu paralar hazineden çıkıyor. "Hazine" demek "bizim ödediğimiz vergiler" demek. Bizim ödediğimiz vergilerin, bizim paramızın nereye harcandığını bilmek bizim en doğal hakkımız değil mi? 1927 yılında çıkan Muhasebei Umumiye Kanunu'yla bütün bunların hepsi denetim altına alınmıştı.


"TÜRKİYE YATIRIM YAPMIYOR ve TÜRKİYE İSTİHDAM ARTIRAMIYOR"

Türkiye yatırım yapmıyor, Türkiye istihdam artıramıyor. Belirli bir büyüme var elbette ama Türkiye'nin ihtiyacı olan daha hızlı büyümek. Yüzde 4-4,5'ler değil yüzde 6-7'ler Türkiye için ulaşılabilir büyüme hedeflerdir. Kaliteli büyümeyle ulaşmalıdır. Bölüşüm boyutu bugün en önemli sorunlardan biri. Ne acıdır ki 12. Kalkınma Planına baktık bölüşüme ilişkin hiçbir şey yok. Türkiye'nin en büyük problemlerinden birisi gelir dağılımı bozukluğudur, artan, derinleşen yoksulluktur. TÜİK'in istatistiğine göre; en yoksul kesimin milli gelirden aldığı pay binde 9'dur. En zengin yüzde 5'in milli gelirden aldığı pay yüzde 23,3'tür. 26 katı böyle bir dengesiz büyüme modeli olmaz. Asgari ücret açlık sınırının altında. Bugün 4 kişilik bir ailede 4'ü de çalıştığı zaman ancak yoksulluk sınırına ulaşabiliyorlar. Enflasyon kötülüklerin anasıdır. Ticaret kesimi bazen enflasyona göre kendini ayarlayabilir, artan maliyetleri fiyatlarına aktarabilir. Ama sabit gelirli kesimin enflasyon karşısında savunma yeteneği yoktur. İşçiler, köylüler, memurlar, emekliler, esnaflar, zanaatkarlar gerçekte çok daha yüksek olduğu bilinen enflasyon karşısında ezilmektedir. Bugün insanlar aç, böyle bir ekonomik düzen olmaz. Çiftçiye 16 milyar lira mazot desteği veriyorsunuz 46 milyarı çiftçinin kullandığı mazota ödediği vergiyle geri alıyorsunuz. Böyle bir ekonomik model dünyanın neresinde var?


"İHTİYAÇTA OLMASINA RAĞMEN İNSANLAR BİR BİÇİMDE ÇALIŞMA HAYATINA KATILAMIYORLAR"

Bugün bu ülkede atanmayı bekleyen öğretmenler, ziraat mühendisleri, gıda mühendisleri, veterinerler, sağlık teknikerleri, her alanda insanlar var. Bu insanların eğitim gördükleri alanda çalışmasından daha güzel ne olabilir? Ama ne yazık ki ihtiyaçta olmasına rağmen o insanlar bir biçimde çalışma hayatına katılamıyorlar. Bu sorunların çözülmesi için hepimiz uğraşıyoruz. Bakıyorum bu bütçede buna ilişkin hiçbir şey yok. Cumhurbaşkanı 2021 yılının Eylül ayında dedi ki, 'Faiz sebep, enflasyon sonuç.' Böyle saçma sapan bir şey yok. İktisat literatürüne aykırı. 2021 yılının Eylül ayında faiz yüzde 19'du, enflasyon da yüzde 19'du, dolar kuru 8 lira 30 kuruştu. 4 ayda yüzde 19'u yüzde 14'e indirdiniz dolar kuru 4 ayda 18 lira 30 kuruşa 10 lira birden arttı, enflasyon yüzde 36 oldu.


“TÜRKİYE’DE ÇARPIK BİR MEVDUAT YAPISI VAR”

Bu yılın temmuz ayına kadar Türk lirasından kur korumalı mevduat sistemine gidenlerin kur zararını hazine, dövizden dönenleri ise Merkez Bankası karşılıyordu. Hazinenin kur zararı yükümlülüğü de Merkez Bankası’na devredildi. Artık rakamları aylar itibarıyla bire bir göremiyoruz ama şunu görüyoruz: Merkez Bankası analitik bilançosunun aktifinde diğer kalemler var, yaklaşık 850 milyarlık bir kur zarar, kur zararı var. Bazıları diyebilir ki: "Ne olacak? Kur korumalı mevduat sisteminde birçok insanın parası var." Ama bakın, mevduat yapısı o kadar çarpık ki Türkiye'nin mevduat yapısında toplam mudi sayısı, hesap sayısı 162 milyon 784 bin 959 (birden çok hesaplar olduğu için), orada da bölümlere göre ayrılmış, 10 bin liraya kadar hesabı olanlar, 10.000-50.000 arası olanlar, 50.000-250.000 arası olanlar, 1 milyona kadar olanlar, böyle gidiyor. 1 Milyon üzeri kaç hesap var diye bakıldığında, 1,2 milyon kişinin hesabı var, binde 7,3; 250 bin lira ile 1 milyon lira arası hesap sahibi olan 3,5 milyon kişi, yüzde 2,16; ikisini topladığınız zaman yüzde 3,5. Buradan kazananlar elinde büyük parası olanlardır ve bu bir maliyettir. Bu maliyeti bu ülkede yaşayan milyonlarca insan ödedi ve ödemeye devam ediyor. Böyle bir sisteme geçmemiş olsaydık, böyle bir şey hissedildiği anda biraz faiz artmış olsaydı hiçbir şey olmayacaktı ama sonra ne oldu? Kur korumalı mevduat sistemi geldi. Seçimden sonra irrasyonel politikalar terk edildi. 8,5'a kadar inmiş olan Merkez Bankası politika faizi yüzde 42,5'a çıktı. Dolar kuru 29 lira 23 kuruş iken, enflasyon yüzde 62-65 bekleniyor yıl sonu. Bu faiz indirimleri olmasaydı bugün enflasyon yüzde 15-20'ydi, dolar kuru da 12-13 lira olacaktı. Bu çok yüksek bir maliyettir ve bu maliyeti bütün toplum ödedi. Bütçe sadece teknik bir metin değil aynı zamanda politik bir metindir. Bugün mevcut siyasal yönetim çoğulculuk ve katılımcılıktan uzak, sistemin denge ve denetim mekanizması yok. Bu bir tek adam rejimidir. Böyle bir ucube sistemin dünyanın hiçbir yerinde de benzeri yoktur. Yasama-yürütme-yargı arasında güçler ayrılığı yok. Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı yok. Yasama demokratik geleneklere uygun kanun yapımı ve denetim fonksiyonlarını icra edemiyor.
Yürütme tek adam yönetimi altında rasyonalitesini kaybetmiş durumda.


"BU SİSTEM TÜRKİYE'NİN TARİHSEL DENEYİMİNE VE SİYASİ KÜLTÜRÜNE AYKIRI BİR SİSTEMDİR"

Böyle bir sistem olmaz. Bu sistem Türkiye'ye aykırı, Türkiye'nin tarihsel deneyimine, Türkiye'deki siyasi parti yelpazesine, Türkiye'nin siyasi parti yapısına ve siyasi kültürüne aykırı bir sistemdir. Böyle bir sistemle Türkiye bir yere gitmez. Yurttaşlık zayıflatılmıştır. Hak ve özgürlüklerin taşıyıcı bir toplumsal özneden, devletin zor gücüne ihanet eden itaat eden pasif edilgen tek tip bir konuma sıkıştırılmaya çalışılmaktadır. Demokrasi sadece 5 yılda gidilen bir sandık değildir. Bu demokrasi için şekil şartıdır, gereklilik şartıdır ama yeterlilik şartı değildir. O yeterlilik şartı dediğimiz zaman demokrasinin öz ve içerik olarak zenginleştirilmesi akla gelir. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, özgür basın, düşünce, ifade ve bu doğrultu da örgütlenme özgürlüğü, sosyal haklar, çalışma hakkı bütün bu haklar anayasal haklardır. Ama ne yazık ki bugün bu haklar kullanılamamaktadır. Bu sistem altında kurumsal kapasite, bürokrasinin kapasitesi yok olmuştur. Bugün âdeta bir paralel devlet vardır, bir tarafta başkanlıklar, ofisler, kurullar, öbür tarafta da bakanlıklar var; aralarındaki ilişki bile belirlenmiş bir ilişki değil. Devletin en önemli kurumları kapatıldı; Devlet Planlama Teşkilatının kapısına kilit vuruldu, Devlet Personel Başkanlığı kapatıldı. Hâlbuki önemli olan kurumsal güçtür, o kurumlar güçlü olduğu zaman o ülke ekonomisi en büyük krizleri bile atlatır, hepsinin üstesinden gelir; yeter ki o kurumsal yapı olsun, yeter ki orada çalışan liyakatli insanlar olsun. Bilginin, birikimin, tecrübenin ve liyakatin önemli olduğu bir sistemi kurmak zorundayız, yoksa bir yere varamayız.


“TÜRKİYE'NİN GERÇEK, BÜTÜNCÜL BİR KALKINMA STRATEJİSİNE İHTİYACI VAR”

Piyasaların tahakkümü var, piyasalar içinde toplumsal kesimlerin müzakere ve pazarlık güçleri örselenmektedir. İşçilerin işveren karşısında, küçük üreticilerin tüccar karşısında, tüketicilerin marketler karşısında, kiracıların ev sahipleri karşısında pazarlık gücü gittikçe erimektedir. Her şeyin piyasaya bırakıldığı neoliberal bir sistem Türkiye'de hiçbir şeyi çözmez. Türkiye'nin gerçek, bütüncül bir kalkınma stratejisine ihtiyacı var. Sanayileşmeyi öne alan, kamunun rolünü yeniden tanımlayan, ulusal üretici ve kaynakları kollayan, hem ihracata açık hem kısmen ikame yapan ve planlamayı yeniden devreye koyan bir model olmak zorunda ve bütçenin gelecek yaklaşımları önemli. Bütçenin literatürdeki en önemli konularından biri kuşaklar arası bütçeleme yaklaşımıdır.


“GELECEK KUŞAKLARIN KULLANACAĞI KAMU KAYNAKLARINI SATIYORUZ”

Bugün yapılan bütçelerin, özelleştirmelerin, borçlanmaların gelecek kuşaklara olan etkisi önemlidir. "Özelleştirmeler yaptık." diyoruz, özelleştirmeden elde ettiğimiz gelirleri gelir olarak bütçeye yazıyoruz. İyi ama servet kayboldu. Buna örnek vermek gerekirse: Gidiyorsunuz evinizi satıyorsunuz, aldığınız paraya "O benim gelirim." diyorsunuz, iyi ama servetiniz, varlığınız gitti. Böyle bir bilanço yaklaşımı yok özelleştirme içinde. Gelecek kuşakların kullanacağı kamu kaynaklarını satıyoruz; büyük kentlerde kupon arazilerin satışı var. Gelecek kuşakların okul, hastane, park, kreş ihtiyaçlarını gelecekte nasıl karşılayacağız? Bütün bunların hepsini birleştirdiğimiz zaman Türkiye'nin ihtiyacı olan, büyük, uzun vadeli bir vizyondur, bütüncül bir kalkınma vizyonu, kalkınma stratejisidir. Bütçe bunun bir aracıdır, bir parçasıdır; bunun hayata geçmesini sağlayan, içinde parasal anlamda rakamların yer aldığı bir metindir. CHP’li Türeli konuşmasını “Cumhuriyet Halk Partisi olarak 2024 Yılı Bütçe Kanunu Teklifi'ne ve 2022 Yılı Kesin Hesap Kanunu Teklifi'ne "ret" oyu vereceğimizi belirtiyorum” 

YORUMLAR

  • 0 Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Marble İzmir-Uluslararası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı 29'uncu kez kapılarını açtı
Marble İzmir-Uluslararası Doğaltaş ve Teknolojileri Fuarı...
Türk demir çelik sektörü yenilenebilir enerjiye yatırım yapıyor
Türk demir çelik sektörü yenilenebilir enerjiye yatırım...