Kılıçdaroğlu ile uğraşmayı bırakın artık!

YAŞAR EYİCE

Twitter’den takipçim olan Av. Metin Feyzioğlu, aklımdan geçeni yazmış;

‘Bugün okullar açıldı. Çocuklar bir inat uğruna (?!) hala zifiri karanlıkta yollara düşürülüyor. Herkesin özel arabası yok. Ara sokaklar, karanlık geçişler... Evlatlar zor kalkıyor, anneler tedirgin, metroya otobüse yürüyen kadınlar huzursuz. Özel elektrik şirketleri keyifli!’

Artık, ‘Ne oluyor?’ falan demeyeceğim...

Nedense hep ‘aykırı’ olmayı seçen İzmirli CHP’lilerin tekrar genel başkanlığı kazanan Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirmelerine de karşıyım.

Sadece bir kişi yazmış;

‘Beğenmediğiniz Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin yüzde 9 olan oyunu yüzde 27’lere taşıdı!’

Hatta şu referandumu düşünürsek, neredeyse muhalefetin oyları birkaç gün daha olsaydı yüzde 57’ye yükselecekti...

Gayet iyi anımsıyorum:

Deniz Baykal için bile ‘istemezük’ sözcükleri nereden geldi...

Ben söyleyeyim; İzmir’den...

Şimdi bazıları kutuyu açtırtıp, kötü konuşturtacaklar...

*- Akıllara durgunluk veriyor!

Ya şu söylentilere ne demeli?

CHP’liler şöyle diyor:

Soru: CHP iktidarda olsa idi, bugün 8 şehit cenazesi kalksa idi ve CHP Vatikan’ı ziyaret için gitse idi ne olurdu?’

Bu arada aklıma Boğaz’daki üçüncü köprünün, Yavuz Sultan Selim’in davul zurnalı açılışı geldi...

O günleri hatırlatmak istemiyorum...

Meraklısı internetten araştırma yapabilir..

Biliyorsunuz birinci köprüyü Süleyman Demirel, ikinci köprüyü Turgut Özal yapmıştı...

Şimdi akıllara durgunluk veren iki konuşmadan birer kesintiyi sizlere paylaşayım:

Bekir Bozdağ, ‘Gelecekti Müslüman âleminin kıblesi Beştepe olacaktır’ demişti.

Muhalefet ise ‘Soruyoruz!’ diyerek, devam etmişti:

‘Bu din hangi din?’

Şimdi sıkı durun, sakın ‘şaşırdım’ demeyin, MHP üyesi ve MHK üyesi Erdem Karakoç’tan şok açıklama şöyle idi:

‘Darbe gecesi Erdoğan adeta Miraç’a çıktı!...’

Muhalefet ise şu yorumu yaptı:

‘Peygamber ilan etti!...’

Artık bunlara ne diyeceğimi bilemiyorum...

Sadece ‘Umarım yalandır!’ diyerek kendimi inandırmamaya çalışıyorum...

*- Böylesi de var!

Ege Üniversitesi ile hiçbir bağlantım yok!

Özellikle son iki atama rektörü ile...

Eski değerli akademisyenlerini, öğretim üyelerinin belki de çoğunu tanıyordum.

Örneğin; Prof. Dr. Yılmaz Şenyılmaz’ı, Prof, Dr. Erkan Sevinç’i, Prof. Dr. Çetin İşleğen’i...

Daha öncelere de gidebilirim,

Zamanımıza da gelirim...

Akrabalarım da var, onları da, diğer fakülteleri de saymadım...

Örneğin Ziraat Fakültesini...

Ya da Diş Hekimliği’ni...

Ama nedense Ege Üniversitesi denilince akla hep Hastanesi geliyor...

Ben de, neredeyse tam karşımızda olmasına rağmen, hiç tercih etmiyorum.

Ama şimdi elimde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Cemil Gürgün ile bana ayrı gönderilen bir okuyucumun mektubu var.

Zaten daha önce de, yazdığım bir yazıya, bir noktada tekzip yani düzetme şeklinde yanıt almıştım,  İzmirli Tuncay Atilla’dan...

*-  Allah muhtaç etmesin...

Tuncay Atilla’nın mesleğini, hatta ülkemize katkılarını anlatmayacağım...

Sadece Akciğerinden rahatsız olduğunu belirteceğim...

İki yıldır teşhis ve tedavisi de Ege Üniversitesi’nde sürüyor, onlarca yüzlercesi gibi...

Bazı işlemlerden geçildikten sonra;  Tuncay Atilla’ya E.Ü. ARGEFAR Faz 1 kliniğinde birkaç seans tedavi alması öngörüldü.

Şimdi Tuncay Bey’in ağzından devam edelim:

‘Buraya kadar her şey tedavim için çok güzel.

Ancak daha güzel olan ve her hastayı mutlaka duygulandıracak gelişmeler bu klinikte başladı.

Kliniğe değil, sanki beş yıldızlı bir otele geliyorsunuz.

Öncelikle girer girmez sizi güler yüzlü personel ve hemşireler karşılıyor. O kadar yakın ilgi görüyorsunuz ki sanki  hastanenin bir ünitesine değil bir otele, lüks bir çalışma ofisine giriyorsunuz.

Son derece nazik ve kibar görevliler hemen ilgili doktora haber veriyor. Aynı şekilde nefis bir insanla karşılaşıyorsunuz.

Muayeneniz yapılıyor, kanlarınız alınıyor daha sonra da istirahate çekiliyorsunuz.

Kan verme işlemi aç karına olduğu için hemen sonra önünüze nefis bir kahvaltı tabağı geliyor.

Şaşırıyorsunuz.

Tereyağı, bal, iki çeşit peynir, domates salatalık vs.

Arkasından bir görevli bekleme saatimde gazete isteyip istediğimi soruyor ve az sonra gazeteleri getiriyor.

Öğle yemeğim bir başka harika.

İşin enteresan tarafı ne gazeteleri ne de yemeklerim için -dışarıdan alınmasına rağmen- benden kimse beş kuruş almıyor.

ilaç alacağım saate kadar, aldıktan sonra da aynı ilgi ve şefkat 8 saatlik dinlenmem sürecinde de devam ediyor.

Ardı arkası kesilmeyen bir yakınlık sürüp gidiyor...’

Mektubu okuyunca, insanın aklından ‘Acaba ben de mi hasta olsam!’ gibi tuhaf düşünce geçiyor.

*-İşte bizim de beklentimiz...

Şimdi Tuncay Bey’in mektubuna devam edeyim:

‘Belki bu yazdıklarım size küçük bir ayrıntı olarak gelebilir.

Ancak hasta için çok büyük ve beklemediği bir davranış biçimi olarak gözüküyor.

Zaman zaman hastanelerden şikâyetler gelir, duyarız ya.

‘Bu da madalyonun diğer yüzü’ diyebiliriz.

Bu neden başta Hastane Başhekimi Prof. Dr. Tuncay Göksel beyefendi  olmak üzere Klinik Doktoru Uzman Hekim Haydar Soydaner Karakuş’ a, Çalışma Hemşiresi Şefika Aksoy’a, Araştırma Hemşiresi Pınar Alkan’a,Yurdagül Sarıyıldız’a, Araştırma Asistanı Aygün Dinç Doğrul’a,LabratuvarGörevlisi Berkay Kırnaz’a, Destek Personeli Barış Kara’ya, firma çalışma koordinatörü Arzu  Özbengi’ye  şahsınız da teşekkürlerimi sunuyorum efendim.’ 

Tuncay Atilla’ya ben de önce şifa diliyor, sonra da teşekkür ediyorum.

Demek ki, emeğe ve hizmete teşekkür etmeyi bilenlerimiz de var.

Umarım bu ilgi hastanelerimizin tamamında hasta memnuniyeti olarak yaşama geçirilir.

Yine umarım, benim de bu hastane için önyargım değişir.

Ama dedim ya, belki yine ‘vatandaş’ olarak gidip kendi gözümle görmem ve yaşamam lazım...

***-

KURDELA

*- İyi niyet mi, art niyet mi?

ESHOT Genel Müdürü geçen hafta içinde saldırıya uğramış.

Üzüldüm...

Her türlü şiddete karşı olduğumuzu her zaman dillendiriyoruz.

Ve de iftira atanlara da...

Tuncay Atilla’nın mektubu üzerine konuyu ele almaya ve paylaşmaya karar verdim.

Saat 17.00’ye doğru, Konak’ta; Bornova ve Karşıyaka otobüslerinin kalktığı perona gelen iyi giyimle, ileri yaşlı bir kadın durakta bir iki saniye durduktan sonra kaldırımdan indi ve bekleyenlere, ‘Otobüslerin hepsi istirahatta!’ diye bağırdı.

Ben gruptan sandım...

Bu sırada bir Karşıyaka yönüne gidecek otobüs yolcularını almak için yanaştı.

Benimle birlikte o hanım ve bazı yolcular bindi.

Yine sesi yankılandı:

‘Bu ne pis otobüs!’ diye...

Söylenmeye devam ederken, Karataş’ta inen bir kadın ile ben ‘Kabahat şoförde değil, bizde!’ dedikten sonra bazı yolcuların eğitim noksanlığından, İzmirli olmayı beceremediklerinden, ellerindeki bir iki kağıt parçasını çöpe atmadıklarını söyledik.

O kadın yolcu ya çok iyi niyetli idi ya da başka niyetli...

*-

Foça emniyetinde devir teslim töreni

Servet Vural’dan öğrendim;

Foça İlçe Emniyet Müdürlüğü görevinden terfi alarak Aliağa İlçe Emniyet Müdürü olan Emniyet Müdürü Yasin Uğurtaş görevini İlçe Emniyet Amiri ve Emniyet Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Gülcan Coşkun’a devretti.

Aliağa'ya atanan Emniyet Müdürü Uğurtaş, Coşkun ile Foça'da kurdukları Bisikletli Trafik ve tamamı kadın polislerden oluşan Asayiş Timleri ile dikkat çekmişti.

Halkla kurdukları iyi ilişkiler, asayiş, trafik, kaçak göçmen geçişleri ve özellikle hırsızlık çetelerinin çökertilmesine yönelik yaptıkları çalışmalarla da dikkat çemen Uğurtaş ve Coşkun, artık komşu iki ilçenin emniyet müdürleri olarak göreve devam edecek.

*-