Otobüs mü, Oturma Odası mı?
Bazen bir fotoğraf karesi, sayfalarca yazıdan çok daha fazlasını anlatır.
Sosyal medyada hızla yayılan ve Foça yolunda seyreden bir belediye otobüsünde çekildiği belirtilen o kare, tam olarak böyle bir "manzara" sunuyor.
Görüntü aslında oldukça yalın: Bir yolcu, büyük bir rahatlıkla ayakkabılarını çıkarmış ve çıplak ayaklarını kapı mekanizmasının üzerine pervasızca dayamış...
Diğer koltuklarda oturan insanlar kendi hâllerinde, dışarıda ise sıradan bir gün akıp gidiyor. Ancak bu sessiz kare, toplumsal olarak nerede hata yaptığımızı açıkça gözler önüne seriyor.
Mesele sadece o ayağın orada durması değil. Asıl sorun, o fotoğrafın her zerresine sinmiş olan “evindeymiş gibi davranma” hâli...
Hepimiz gün içinde yoruluyoruz, ayaklarımız şişiyor ve bir an önce eve varıp kendimizi koltuğa atmak istiyoruz. Ancak o "ev" dediğimiz yerin bittiği, "sokak" dediğimiz alanın başladığı o ince çizgiyi fena hâlde karıştırıyoruz.
O otobüs kapısından içeri girdiğimiz an, artık yalnızca kendimizden sorumlu değiliz; aynı zamanda yanımızda, önümüzde ve arkamızda oturan insanların huzurundan da sorumluyuz.
Toplu taşıma araçları, bir nevi ortak yaşam laboratuvarıdır. Oraya binerken yalnızca bir bilet basmıyor; aynı zamanda hiç tanımadığımız o yabancılarla “birbirimizin alanına saygı duyacağız” diyerek sessiz bir sözleşme imzalıyoruz.
Fotoğraftaki o görüntü, işte bu sözleşmenin tek taraflı olarak ihlal edilmesidir.
Kendi konforunu, onlarca insanın hijyen ve estetik algısının önüne koyan bu tavır, maalesef bireyciliğin en kaba hâllerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Sosyal medyadaki tepkilere bakıldığında, insanların bu konuda ne kadar "dolmuş" olduğu açıkça görülebiliyor.
“Ayak kokusunu neden başkalarına çektiriyorsun?” diye isyan eden de var, “Hijyen kurallarına uymayarak başkalarının sağlığını tehdit etmeye ne hakkı var?” diye soran da.
Bu tepkiler yersiz değil; çünkü vatandaşlar artık bu bencilce, "ben yaptım oldu" tavırlarından fazlasıyla yorulmuş durumda.
Bu çıplak ayak hadisesi, aslında münferit bir olay değildir. Koltuğunu arkadaki yolcuyu hiçe sayarak sonuna kadar yatıranın, yüksek sesle telefonla konuşup bütün otobüse özel hayatını dinletenin ya da yere çekirdek kabuklarını atanların da bir uzantısıdır.
Tüm bunlar aynı zihniyetin meyveleridir: “Benim rahatım her şeyden önemlidir.”
Toplumumuzda "kamusal alan" bilinci, maalesef henüz tam anlamıyla yerleşebilmiş değil.
Medeni bir toplum olmanın en temel şartı, kamusal alanlarda kendi evimizden çok daha özenli davranabilmektir.
Çünkü o alanlarda "öteki" vardır.
İsmini bilmediğimiz, belki de bir daha hiç görmeyeceğimiz ama aynı ortamı paylaştığımız o yabancının haklarını gözetmek, medeniyetin ana ölçütüdür.
Fotoğrafı çeken kişinin içinden geçen o “yeter artık” isyanı, aslında hepimizin ortak hissiyatıdır.
Bir otobüs dolusu insanın huzuru, bir kişinin keyfî rahatına kurban edilemez.
O kapı mekanizması kimsenin şahsi ayak pufu değil; binlerce insanın hizmetine sunulmuş işlevsel bir parçadır.
Özgürlük, başkasının rahatsız olduğu noktada durmayı bilmektir.
Eğer bizler bu küçük ama önemli nezaket kurallarını unutursak, toplum olma bağlarımızı da kendi ellerimizle zayıflatmış oluruz.
Sözü çok uzatmaya gerek yok; ayakkabınızı çıkaracaksanız bunu kendi evinizde yapmalısınız.
Toplu taşıma araçları, kişisel oturma odalarımızın bir uzantısı değildir.
Bir dahaki sefere ayaklarımızı pervasızca uzatmadan önce lütfen biraz empati kuralım.
Çünkü unutmamalıyız ki; ortak alanlar hepimizin müşterek evidir ve o evin huzuru, ancak birbirimize duyduğumuz saygı ölçüsünde ayakta kalır.
Medeniyet, yanınızdaki yabancının varlığına ve hakkına duyduğunuz saygı kadar büyür.
Bu saygıyı koruduğumuz sürece gerçekten "birlikte yaşamayı" başarabiliriz.
Aksi takdirde, her geçen gün nezaketten biraz daha uzaklaşan ve yalnızca kendi rahatını düşünen kalabalıklara dönüşmekten kurtulamayız.
NECLA KETENCİ ESER
Yorumlar
Kalan Karakter: