Yıldızlar Yanılgısı ve Vincenzo Montella'nın Değişen İletişim Kültürü
Sürekli aynı şeyleri deneyip farklı sonuçlar beklemek…
2-0 mağlup olduğumuz Avustralya karşısında neyi denediysek Paraguay maçında da aynısını denedik!
Hâl böyle olunca Albert Einstein bir kez daha haklı çıktı ve sonuç değişmedi.
Bendeniz bir Beşiktaş taraftarıyım ve her iki maçı da naçizane bir scout gözlüğüyle izlediğimi söyleyebilirim.
Her iki maçın sonunda da kendime şu soruyu sordum: Avustralya ve Paraguay'ın ilk 11'inde olup da Beşiktaş'a gelmesini isteyeceğim bir oyuncu var mı?
Ne yalan söyleyeyim, her iki rakip takımda da "Keşke şu isim Beşiktaş'a gelse." diyebileceğim kimse yoktu.
Hâlbuki A Millî Takım'ımızda, Beşiktaş'ta olmasını arzu edeceğim çok sayıda futbolcu bulunuyor.
Aslında şunu vurgulamak istiyorum: Sadece isimlere bel bağlamanın her zaman olumlu sonuçlar vermediğini ve futbolun kolektif bir oyun olduğunu bir kez daha yaşayarak tecrübe ettik.
Turnuva öncesinde, "Arda Güler Real Madrid'in oyuncusu, Kenan Yıldız Juventus'ta forma giyiyor, Hakan Çalhanoğlu ise Inter'in en etkili silahlarından biri..." denilerek A Millî Takım'ımızın bir yıldızlar topluluğu olduğunun altı çiziliyordu.
Hatta 2002'de dünya üçüncüsü olan takımdan daha elit bir kadroya sahip olduğumuzu ve bu yeni jenerasyonun çok daha büyük işler başaracağını savunanlar bile vardı.
Ne var ki bu hamasi tezlerin gözden kaçırdığı kritik bir husus bulunuyordu: Göklere çıkarılan oyuncuların hiçbiri, tek başına bir takımı sırtlayıp hedefe taşıyabilecek profile sahip değildi.
Arda Güler, Kenan Yıldız veya Hakan Çalhanoğlu; bu isimlerin tamamı ancak kurulu ve işleyen bir sistemin parçası olduklarında fark yaratabilen yıldızlar.
Tam da bu yüzden, bir süredir kolektif takım hüviyetinden giderek uzaklaşan ve bireysel isimlere odaklanan Millî Takım'da, saydığımız bu yıldızlar ne bir fark yaratabildi ne de sonuca etki edebildi!
Şöyle düşünün: Dünya Kupası'nda forma giyen ve sahada farkını ortaya koyan birçok isimsiz futbolcu bir anda Avrupa kulüplerinin radarına girerken, kuvvetle muhtemeldir ki bizim oyuncularımızın piyasa değerinde yaşanacak bir düşüş kaçınılmaz olacaktır.
İşin futbolcu boyutu böyleyken, gelelim teknik direktör konusuna…
Elbette Vincenzo Montella'ya ne kadar teşekkür etsek azdır; Türkiye'yi UEFA Uluslar B Ligi'nden A Ligi'ne o çıkardı. Euro 2024'te çeyrek final oynatan da, 24 yıl aradan sonra bizi 2026 FIFA Dünya Kupası'na taşıyan da yine Montella'ydı.
Ancak unutmamak gerekir ki futbol dünyasında dün kazanılan zaferlerin kredisi çok çabuk tükenir. Geçmiş başarılar, bugünün beklentilerini karşılayamadığınız noktada adeta ağır bir yüke dönüşebilir.
Peki, Dünya Kupası'nda yaşanan bu hayal kırıklığının tüm faturasını doğrudan Vincenzo Montella'ya mı kesmek gerekir?
Az önce sıraladığımız o geçmişe ait başarıları nasıl hocanın hanesine yazdıysak, kusura bakmasın ama mevcut başarısızlığı da yine onun hanesine yazmak durumundayız.
Zira "Kazanılan zaferler Montella'nın eseri, kaybedilenler ise kader kısmet..." şeklindeki bir yaklaşım bizi hiçbir zaman rasyonel bir sonuca götürmez.
Eminim sizler de fark etmişsinizdir; Vincenzo Montella, Dünya Kupası sathımailine girdiği günden beri sahadaki taktiklerinden ziyade, maç öncesi ve sonrası yaptığı açıklamalarla gündemi meşgul etti.
Özellikle de "Ben kendimi Türk gibi hissediyorum." çıkışı, yürüttüğü bu yeni iletişim politikasının en belirgin nişanesiydi.
Avustralya maçının ardından sadece topa sahip olma yüzdelerine işaret etmesi ise tabiri caizse tam bir züğürt tesellisiydi.
Bu durum bana Jose Mourinho'nun ikonik bir anısını hatırlattı.
Tottenham'ın başında olduğu dönemde Manchester City ile oynadıkları maçın ardından, "Rakibiniz yüzde 70 topla oynadı." diyen bir muhabire Jose Mourinho şu yanıtı vermişti: "Arzu ederlerse topu eve bile götürebilirler, ben 3 puanımı aldım."
Neyse ki Avustralya ve Paraguay'ın hocaları, Mourinho kadar müstehzi bir karaktere sahip değiller.
Konu Mourinho'dan açılmışken aklıma geldi.
Şu an Real Madrid'in teknik direktörlüğü koltuğunda oturan Mourinho bile, Türkiye'de çalışmaya başladıktan bir süre sonra "Burada yapı var." kabilinden açıklamalar yapmaya başlamıştı.
Ülkemizin havasından mıdır, suyundan mıdır; yoksa atalarımızın da dediği gibi üzüm üzüme baka baka mı kararıyor, inanın bilmiyorum!
Bildiğim tek şey, yolu Türkiye'ye düşen yabancı futbol adamlarının, futbolumuzdaki bu nevişahsına münhasır iletişim kültürüne bu kadar kısa sürede entegre olmalarının derinlemesine analize muhtaç bir konu olduğudur.
Uzun lafın kısası, turnuvaya bir şekilde devam ediyor olsaydık ilerleyen turlarda Vincenzo Montella'dan "Top bizi sevmedi." şeklinde klasikleşmiş bir açıklama da duyar mıydık, kestirmek güç.
Fakat Adana Demirspor'da farkını ortaya koyan ve Millî Takım'a geldiği ilk günden bu yana birbirinden önemli başarılara imza atan o profesyonel İtalyan çalıştırıcıyı, yani gerçek Vincenzo Montella'yı bir süredir özlemeye başladığımı samimiyetle söyleyebilirim.
HASAN ESER
Yorumlar
Kalan Karakter: