Foça'nın 2 Mahallesi, 2 Takımı Ve Havasız Topları
Reklam
SEBAHATTİN KARACA

SEBAHATTİN KARACA

Turizmci / Yerel Tarih Araştırmacısı

Foça'nın 2 Mahallesi, 2 Takımı Ve Havasız Topları

04 Mayıs 2019 - 19:36 - Güncelleme: 04 Mayıs 2019 - 20:10

1924-1925 Yıllarında  yapılan mübadele sonrası taşlar yeniden yerine oturmaya başlamıştı.

Ağırlıklı İsmetpaşa Mahallesinden olmak üzere binlerce Rum Yunanistan’a giderken, bir o kadar Türk de uzak ellerden geldiklerinde, Rumlardan boşalan evlere yerleştirildi.

İsmetpaşa Mahallesine yerleştirilen mübadiller; Limni, Selanik, Arnavutluk, Midilli, Kosova gibi yerlerden gelenlerdi.

Atatürk Mahallesi'nde ise durum biraz farklıydı. Burada daha ziyade yerliler vardı. Bu durum zaman içerisinde Büyükdeniz ve Küçükdeniz olarak adlandırılan iki farklı bölge yarattı.

Aralarında herzaman pek çok konuda gizli ve tatlı bir rekabet yaşanır oldu.

İlçenin yönetiminde daha ziyade Büyükdeniz’de oturanlar bulunmaktaydı.

Onlar kendilerini biraz imtiyazlı sayardı.

Büyükdeniz halkı zorunlu olmadıkca Küçükdeniz tarafına geçmez, bu bölgenin  kahvelerine pek uğramazlardı. Buna rağmen çarşıda görüşür konuşur ve halleşirlerdi.  

Yıllar ilerledikçe, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları kader birliği sonucunda kaynaştılar.

Kız alıp vermeye, akraba olmaya başladılar. Çarşı ise şimdiki 115 (Hamam sokağı) ve 210 nolu (Susam sokağı) sokaktaydı.

İlkokul, Küçükdeniz’deki Taş Mektepti. Çocuklar arasında  ise rekabet söz konusu değildi. Onlar gerek okulun bahçesinde gerek Foça’nın sokaklarında köşe kapmaca,saklambaç, çelik çomak, körebe oynarlar, bezden yapılmış topun peşinde koşarlardı.

Foça İdman Yurdu
 Gençler ise şimdiki Otel Karacam’ın bitişiğinde bulunan  o zamanki  tek katlı binada, yaygın kanaate göre 1930’larda kurulduğu düşünülen “Foça İdman Yurdu” çatısı altında top oynarlardı.

Foça İdman Yurdunu kimlerin, hangi koşullarda nasıl kurduğu hakkında malesef bir kaynak yok.

Ancak  yaptığım araştırmalar ulaştığım resimler ve resimlerin arkasında yazılı notlara göre, kurulduğu o yıllarda, Foça İdman Yurdu’nda top koşturduğu söylenen Mehmet Rauf Çelebi’nin Foça İdman Yurdu'nun kurucuları arasında olması ihtimali yüksektir.

Zira 1929- 1935 yılları arasında İzmir Sanat Mektebinde okurken,  okulun takımında top oynadığını, okulun spor kolunda görev yaptığını, ardından İzmirspor’a geçtiğini ve orada da top koşturduğunu, geride bıraktığı kaynaklardan  biliyoruz.

Rauf Çelebi, Sanat Mektebinde okurken staj için gittiği Kırıkkale’de, Kırıkkalespor oyuncuları arasında yer aldığını ve bu durumu bizzat kendisi bana 1972 yılında  bir sohbet sırasında Keskin’li olmamdan dolayı anlatmış ve şöyle devam etmişti: “Kırıkkale’de yeni kurulmuş silah fabrikasında staj yaptığım ve aynı zamanda Kırıkkalespor’da top koşturduğum sırada,  babam  Niyazi Çelebi,  otobüs ile Kırıkkale’ye geldi. Bana, oğlum 'Foça’ya dönmeni istiyorum. Buralarda kalmanı istemiyorum. işimiz gücümüz başımızdan aşkın. Hal böyleyken, senin buralarda staj yapmanı, top oynamanı doğru bulmuyorum' dedi. Bunun üzerine, stajı  yarıda kestim. Kırıkkale sporu bıraktım. Babamla Foça’ya döndüm" 

( O yıllarda Çelebi ailesi, Foça’ya elektrik tedariki sağlıyor, Zeytinyağı fabrikası ve un değirmenin  işletmeciliğini yapıyordu.)

Babasının yanında iş başı yapan Rauf Çelebi’nin aklında hala top koşturmak da vardı. İşte tam da o yıllarda, yani 1930’lu yılların ortalarında  vücut bulan Foça İdman Yurdu’nu kuranların arasında yer aldığı  ve top oynadığı kuvvetli bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır.

O yıllarda Foça İdman Yurdu’nun Karşıyaka, Menemen, Bergama, Dikili’nin ilçe takımlarıyla maç yaptığı bilinmektedir. 

2. Dünya Savaşı Foça’ya Futbol da  Dahil Olmak Üzere Her Alanda  Zarar Verdi. 
 2. Dünya Savaşı, Foça’da süregiden keyifli, huzurlu, sakin ve standardı yüksek yaşamı ve Foça İdman Yurdu’nu da olumsuz etkiledi.

Çok önemli stratejik özelliği olan Foça’da alınan savaş tedbirleri nedeniyle, komşu ilçelerden hiç bir takım Foça’ya giremedi.

O andan itibaren top oynamak, maç yapmak  hiç bir zaman olmadığı kadar zorlaştı.  

Zorlaşmak sadece top oynamakla sınırlı kalmadı. Başta kent ekonomisi olmak üzere başka alanlara da sirayet etti.

2.Dünya Savaşı’nın  başladığı andan itibaren, Foça, 1. Derece yasak askeri bölge ilan  edilince neredeyse hayat durdu.

Her şeyin yasaklanması ve sıkı kontrollerin artmasının yanı sıra mevcut Tuz İşletmeleri de zora düştü.  

Hele hele deniz yolunun da kapatılması, yük gemilerinin  Foça’ya giriş çıkışlarının yasaklanması sonucunda, kent ekonomisini ayakta tutan dört adet  tuz deposu kapandı.

Tuz İşletmeleri ve depoları kapanınca, burada çalışan 500 işçi, aileleri ile birlikte Foça’yı terk edince, 4500 civarında olan Foça nüfusu 2500 lere geriledi.

Gidenlerin arasında top oynayan oyuncular da vardı. O zamana kadar Tuz İşletmelerinde çalışanların sayesinde güçlü ekonomisiyle  birlikte, güçlü takımı da olan Foça, çok konuda sıkıntıya düştü. Komşu ilçelere göre Foça ekonomisi, olabilecek  en dezavantajlı konumdaydı.

Bu Arada Takım Dağıldı
Savaş bitti. Para yoktu. Top hiç yoktu. Buna rağmen o yılların mevcut koşullarında  bu defa Foça’da iki  ayrı mahalle takımı doğdu.

Birisi Atatürk Mahallesinin takımı, diğeri ise İsmetpaşa Mahallesinin takımıydı.

Tabii ki mahalleler arasında bazı alanlarda var olan, gizli ve tatlı rekabet futbola da yansımıştı.

Atatürk Mahallesinin takımında 1-2 top vardı. Ancak İsmetpaşa Mahallesinin top koşturanları sağdan soldan buldukları askeri kumaşları terzi Tayyar ustaya götürür, bezden top yaptırırlardı.

Takım içinde top koşturan Selahattin Sabancı’nın babası marangoz Ahmet usta oğlunun top oynamaya düşkünlüğünü bir keresinde görmüş,  ona bir havalı top almayı, kafasının bir kenarına yazmıştı.

Malzeme  için İzmir’e gittiğinde, top almış, Selahattin’e vermişti. Bu top mahalleye gelen ve hava ile şişirilen ilk toptu.

 Oyuncuların ayakları  bu topa alışıncaya kadar epey bir süre geçti.

Selahattin Sabancı ve Rahmetli Can’ın babası Nazif Demiral başarılı futbolculardandı.

Selahattin, Bergama  ve Dikilispor'da  top koşturdu. Nazif Demiral ise Dikilispor’da yıllarca kalecilik yaptı.  

Foça’da bu iki mahalle birbirleriyle çok sık  top oynarlardı.Takımlar çok hırslıydı hemen hemen iki  mahallenin yaptığı her maçta kavga çıkardı.

 Atatürk  Mahallesi takımı, şimdiki Belediye Sosyal Tesislerden,  Migrosa kadar olan düz alandı.

Bu alana "Tuz Tabanı" denilirdi.  2 - 3 tane evden başka birşey yoktu. Deniz çekildiğinde geriye tuz tabakası bıraktığı için, Tuz Tabanı denilirdi.

O zaman şimdiki  gibi rıhtım olmadığından deniz suyu gel - git yapar ,arkasından tuz bırakırdı.

Bu alanda ekme biçme olmazdı. O bölgedeki evler ise derenin öteki tarafında bulunurdu. Atatürk Mahallesinin (Büyük deniz) futbol sahası burasıydı. 

İsmetpaşa Mahallesinin top sahası ise şimdiki Hükümet Konağı’nın yanındaki boş araziydi. Her akşam üstü oraya gidilirdi.  Kendi aralarında idman mahiyetinde top oynarlardı. Maç bitince sahanın yanı başında Murtaza Bey’in mandalin ve portakal  bahçesinin duvarına çıkar portakal ve mandalin çalarlardı.

Çaldıkları  yetmez, bir de Murtaza Bey bahçenin içindeyse  duvarda beklerler, sırf gıcık olsun diye  çaldıklarının sayısını Murtaza beye söylerlerdi.

Allah rahmet eylesin, Rıfat Can’ın amca çocuğu olan  Murtaza Bey, tonton sevecen bir insandı.

Kızdığı zaman baldızı Hacer’e seslenir, kendi şivesi ile “Hacer yine geldiler getir gırayı (saçma atan tüfek) şunlara bir sıkayım” derdi.

Hacer Teyze tüfeği getirir, Murtaza Efendiye  verirdi. Murtaza Efendi gerçekten duvarın üstünde oturan gençlere  sıkardı. Ama saçma yerine yeşil mercimek koyardı. Gözleri de iyi görmediğinden körlemesine atardı.

Gençler durumu  bilirler, o atış yaptığında  duvardan aşağıya kendilerini atarlar, gülerek, eğlenerek kaçarlardı. Murtaza Efendi  Hacer Hanım’a Limni şivesiyle seslenirdi ; “bak lavv.. ölen var mı şunlardan” derdi. 

Sonraki  yıllarda, İsmetpaşa Mahallesi takımı şimdiki Komanda Okulu içinde kalan futbol sahasında top oynardı.  

Ancak 1960 ihtilalinden hemen sonra mahallenin sahası ve etrafındaki 3-5 tane ev kamulaştırıldı. Komando okuluna verildi. Kamulaştırmadan ev sahipleri ve Foça Belediyesi para aldı.

O zaman kamulaştırmaya karşı çıkmak veya farklı bir öneride bulunmak mümkün değildi.

1960 ihtilalinden hemen sonra iki takımı olan Foça’nın futbol sahası  kalmamıştı. Komutanlıktan alınan izinle askeriyenin içinde kalan sahada bir müddet top oynamaya devam edildi.  Ancak her defasında izin al, zamanlı gel, zamanlı git  keyifli olmuyordu.

Midilli İle Dostluk Maçı
1950’li yılların başında, bir gün Midilli adasından gelerek Türkiye kıyılarında balık avlayan iki Yunan balıkçı yakalanır.

Kısa sürelide olsa, o zaman Fatih Cami’nin yanında bulunan ceza evine konulur.

Daha ziyade Limni'den  gelen mübadiller,  her gün tepsi içinde oğlak çevirmesi dahil olmak üzere  Yunanlılara yemek götürürlerdi.

Yanlışlıkla Türk Kara sularına girdikleri açıklık kazanınca salıverildiler.

 Aynı gün, şimdiki taksi durağının yanındaki parkta Limnililerce veda yemeği düzenlendi.

Ardından  gördükleri Türk misafirperverliği karşısında memnuniyetlerini gizleyemeyen ve şaşkınlık içinde olan  Yunanlılar, Midilli’ye gitmek üzere teknelerine bindiklerinde, “bu dostluğu bir maçla perçinlemeliyiz” diyerek ayrılırlar.

Bu sebepten mi? değil mi? pek bilinmez ama kısa bir zaman sonra, Midilli ile bir dostluk maçı yapılır.

Maç kadrosuna Dikili ve Menemen’den de futbolcular alınır.  

Foça’dan kaleci olarak Nazif Demiral ve Tayfur Merul  katılırlar.  

Maç Midilli’de yapılır. Ancak Türk takımı dostluk maçında 3-0 yenilir.

Hayal kırıklığı ile Ayvalık’a gelirler.  

Dikilili futbolcular kent merkezine kadar götürülür.

Menemen’e gitmekte olan otobüs, Foçalı futbolcuları ana yolda, Karakol kavşağında hemde gece yarısı indirir.

Foçalı futbolcular, kaybedilen maçın ve yol yolgunluğunun üstüne, tüm gece yürüyerek sabaha doğru Foça’ya gelirler.  

Bu olaydan sonra da Nazif Foçaspor’da ve Dikili’de, Tayfur ise Foça‘da uzun yıllar futbol oynadı.

Ancak Midilli yenilgisinden sonra Foça’da güçlü bir takım doğdu.

Aralarında, bir iki subayında  bulunduğu takımda Baykuş şöför Orhan, Nadir Sanlı, Reha Midilli, Necati Yenipazar, Hüseyin Limlili, Selahattin Sabancı, Nazif Demiral, Orhan Acar bulunuyordu.

Kaptanları ise Ahmet Şansever’di. Bu takım ilçeler arası yapılan maçlar da zaferden zafere koştu. 

Engellenemeyen  Son
İnişler çıkışlar yaşayan Foçaspor’da en uzun soluklu top oynayan ve aynı zamanda koyu Beşiktaşlı olan merhum Tayfur Merul’un  kalecilik yaptığı  70’li yıllarda dilden dile dolaşan ve  bilinen bir hikaye dilden dile doşaşır.

Hikayeye göre;  Menemenspor – Foçaspor bir maçta Menemen’de karşı karşıya geldiler.

Foçasporun hiçbir iddası kalmamıştı. Ancak Menemenspor, Foçaspor’a 14 gol atarsa  avarajla şampiyon olacaktı.

 Menemensporlular, Foçaspor yönetiminde olan ve aynı zamanda da top koşturan H. Tutar, M. Limlili, A.Mert  ile temasa geçerler.

Ne yerler ne içerler ne konuşurlar bilinmez ama maçtan sonra Menemenspor İzmir Amotör Liği Şampiyonu olurken, Foçasporda 14 çift ayakkabı ve birde yeni meşin top ile Foça’ya döner. 

Yokluk ve çaresizlik olsa gerek Foçaspor forma yaptıramadığı yıllarda Karşıyakaspor’dan aldığı forma ile maçlara çıkardı.

O bakımdandır ki Foçaspor’un da forma renkleri Karşıyakaspor’un  gibi kırmızı – yeşildi.

Karşıyakaspor’dan  uzun yıllardan beri forma alınmamasına rağmen alışkanlıktan veya benimsenmekten dolayı olsa gerek Foçaspor’un forma renkleri kırmızı - yeşil olarak devam etmektedir.

1960’ların sonu, 70’lerin başlarında Şerif Beytorun, İbrahim Elko, Mehmet Yarba, Sadettin Akcakoca, Salih Eser, Figo Fikret, Hüsnü Çelik, Hüseyin Tutar, Sadi Eser, Orhun Mert ve Tayfur Merul’dan oluşan kadronun aslında güzel maçlar oynamasına, başarılı olmasına karşın,  takımda top koşturan Foçalı gençlerin pek çoğu Fransız Tatil Köyünde çalışıyorlardı.

Takıımda top  koşturan oyncuların önemli bir bölümü Club Med kapanınca İsviçre’ye kış sporlarının yapıldığı şehirlerde ki diğer Club Med’lerde çalıştırılmak üzere İsviçre’ye gidiyorlardı.  

Geçim derdi veya iş kaygıları nedeniyle  ortaya çıkan sebeplerden dolayı, takım ilgisizlikten 1972 yılında  kapandı.

Bir sonraki Foçaspor takımı  onbeş yıl aradan sonra 1987 yılında yeniden kuruldu. 

Kaynak: Bu yazıda verilen bilgiler Süleyman Ege, Nalan Karaca ve Hüseyin Tutar ile yapılan sohbetlerden edinilmiştir.  

Sebahattin Karaca

Son Yazılar