SEBAHATTİN KARACA

SEBAHATTİN KARACA

Turizmci / Yerel Tarih Araştırmacısı

DUBROVNİK  DUBROVNİK

30 Mayıs 2018 - 12:35

Patronum Martin Meier’in tavsiyesi
Adını ilk duyduğumda yıl 1979’du. Almanya’da bir otelde bölüm amiri olarak çalışıyordum. Patronum Martin Meier, yeni aldığı ve İtalya ‘da bir limanda bağlı olan yatı ile 1 ay süren Akdeniz turundan henüz  dönmüştü.  Açıkça söyleyeyim, özlemiştim, yolunu bekliyordum. Babam yaşlarındaydı ve çok babacan eski bir belediye başkanıydı. Başkanlık yaptığı ilçede, şimdiki Münih Havaalanı ( Franz Joseph Straus) kurulurken atasından dedesinden kalan ekilebilir tüm toprakları istimlak edilmiş, o da eline tutturulan para ile Almanya’nın en güzel turistik merkezlerinden biri olan Tegernsee’de otel ve klinik hizmeti veren bir işletme satın almıştı. Otele ağırlıklı olarak sanatçılar ve iş adamları geliyordu. Çalışmaktan sağlığına vakit ayıramayan iş verenler, tatil için otele yerleşince, aynı binanın bir başka kısmında klinik hizmetlerinden faydalanıyorlardı. Böylece hem tatillerini yapıyorlar, hem de  sağlık hizmetlerini alıyorlardı. Patronumun bana olan güveni sonsuzdu, ben de onu sayar tecrübelerinden çok şey öğrenmeye çalışırdım. Hayatı dolu dolu yaşamış felsefi düşünen nadir insanlardan biriydi. Dönüşünde lobide karşılaştık. Hoşgeldiniz dedim elini sıktım. O benden daha baskın, elimi kırarcasına sıktı.“ Konuşucak  çok şey var turizmci, mesaiden sonra ofisime gel“ dedi. Mesai bittikten sonra ofisine gittim ”otur“ dedi oturdum. Gözüm sağ duvarda 2x1 metre boyutlarında bir Dünya haritasına takıldı. Gidip gördüğü, gezip dolaştığı tüm şehirleri kırmızı başlıklı toplu iğne ile işaretlemişti. Çok sayıda  kıtaya ayak basmış, yüzlerce şehir görmüştü. Elini haritaya doğru uzattı. “ Bak ne kadar  şehir gördüm” dedi.  Ama son gezimde bir yer gördüm, gönlüm oraya yapıştı. Şehir Adriyatik denizinde, adı ise Dubrovnik’ti.  Ve  Dubrovnik’ i  işaret ederek  “Madem turizm okudun ve madem turizm sektöründe çalışıyorsun, her yeri git, gör, incele ve ders çıkar ama en başta Dubrovnik’ i gör” dedi. O zaman Dubrovnik eski Yugoslavya hudutları içindeydi. Tito’nun yönetiminde yarı komünist  bir ülkeydi. Bu ülkeye girip çıkmak şimdiki kadar kolay değildi. Buna rağmen o gündür- bu gündür Dubrovnik’e gitmek istedim. 

Kotor’dan Dubrovnik’e
Bu istek bugün gerçekleşiyor.  Karadağ’ın Kotor kentindeki  gezimi tamamlayınca, otobüs ile biraz deniz kıyısından, birazda sarp dağlarının arasından geçmekte olan yol üzerinden  Dubrovnik’e  gitmek üzere eşim ve ben otobüsün en öndeki  iki koltuğuna oturmuştuk. Yol boyunca her ne gördüysek deniz, doğa, dağ, şehir ,yeşillik  gördüklerimizden büyüleniyorduk. Dubrovnik’e  yaklaştıkça içimdeki heyecan artıyor, sıkça Martin Mayer’in  söylediklerini bir kere daha duyar gibi oluyordum.
  Dubrovnik, Hırvatistan’nın Adriyatik kıyısında kurulmuş bir liman kentidir. Elli bin civarına nüfusu olan Dubrovnik,  çevresindeki  küçük yerleşim birimlerinin, içinde güney Dalmaçya  bölgesinin ekonomik ve kültürel olarak en gelişmiş  kentidir. Bunun dışında İneratma   Irmağının  denize kavuştuğu  delta ağzında ve hemen arkasındaki Dinara sıra dağlara sırtını dayamıştır.  Dağlar iç kara parçası ile  bağını kesmiştir. Buna rağmen içeriye doğru sarp dağların üzerinden zigzag  yolları açarak ticaretini geliştirmiştir. Diğer yandan, Ortaçağ’dan beri şahsına münhasır ürettikleri orta ve büyük ölçekli gemilerle İzmir’de dahil olmak üzere Akdeniz’de sayısız liman kentleri ile ticaretlerini geliştirmiştir. Deniz yoluyla getirdikleri ürünleri  Dinara dağlarını aşarak ülke içine doğru tesis ettikleri yol üzerinden, karavan (deve sırtında)  götürerek satmaya başlamışlar. Şehir kurulduktan sonra , uzunca bir dönem varlıklarını Doğu Roma İmparatorluğunun korumasında sürdürdüler .Dubrovnik  yönetimi  İtalya’da Pisa yönetimi ile 1169 yılında yapmış oldukları sözleşme ile Constantineople  (İstanbul’dan) İtalya’ya kadar ithalat ve ihracatı geliştirdiler.  Zenginliği ,sanatı, kültürü  özellikle ticarette ve gemi yapımı  konularında kendisini çok geliştiren Dubrovnik ‘i kıskanan birçok ülke olmuştur. Dubrovnik  hem savaş zamanında hem barış zamanında Balkan ülkeleri için önemli olmuştur. 

Surların içinde korunmuş Eski Kent 
Dünyanın en iyi korunmuş Ortaçağ duvarlı şehirlerinden birisidir. Unesco Dünya Mirası Listesinde olmayı hak eden Eski Kent , birbirinden güzel Barok,  Rönesans, Gotik tarzda inşa edilmiş kilise, manastır, saray ve çeşmelere ev sahipliği yapmaktadır. Eski Kenti dolaşırken, sur duvarlarının üzerinde bir yürüyüş çok ama çok şeye değer.  Buradan  Dubrovnik’in  güzelliğini  yaşamak  ayrıcalıklı oluyor. Fort Revelin kalesi ve seyiralanı ,  Minceta  Kilisesi görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.  14. Yüzyılda inşa edilmiş 2 Km uzunluğundaki tamamen savunma amaçlı yapılmış sur duvarları gerçekten eşine ender rastlanacak güzelliktedir. Eski kentin dışında çok sayıda gezilip görülecek yerler var.  Bunların başında eşsiz manzara ile Fort İmperial , Yüksek  dağın altından fışkıran su kaynağı  çevresi ile insanı etkileyen, geçmiş zaman dilimine götüren İzvor Rijeke  Omble,  Hırvatıstan’ın  kurucusu adına yapılmış Franja Tuamana  Köprüsü ve panoraması gelmektedir.

Kendilerini Osmanlılardan korumak için yapmış oldukları geniş ve yüksek duvarlarla örülmüş  şehrin tarihi dokusunun korunarak bu günlere geldiği Dubrovnik Eski Kent  içinde, ticaret ,kültür ,sanat ,turizm eşi benzeri nadir görülebilecek şekilde bugünde sürdürülmektedir . Kısaca Dubrovnik  içinde dolaşılırken insan kendini Ortaçağ’ın tam içinde hissediyor. Eksik olan sadece  o günkü  giysiler. Sur içindeki birbirine paralel onlarca dik ve dar sokak bulunuyor. Kentin orta kısımları 2 stadyum kadar büyüklükte düz alandan oluşmakta,  burada ise  kiliseler okullar, medreseler kültür ve sanat evleri  restoranlar ,dükkanlar yer almış durumdadır. Bu bölgede 15-20 metre genişliğinde iki ana cadde bulunmaktadır. Kentin koruma duvarlarının dışında ve güneyinde bulunan liman, açıkta demirlemiş büyük  gemilerle  gelen yolculara, kente giriş- çıkış hizmeti  vermektedir. Ekim ayında Dubrovnik’te gördüğüm turist yoğunluğunu  Dünya’nın hiçbir yerinde görmedim. 

Osmanlıların koruması altında
     Kuruluşundan itibaren I. Murat’a  kadar, Doğu Romalılar korumuştur. Ancak yıl 1365’e geldiğinde I. Murat Balkanlar’da ilerledikçe, Romalılar da biraz zayıfladıkça, Osmanlılar Dubrovnik’i  hiç işgal ve ilhak etmemesine rağmen, Osmanlıların kayıtlarında Ragusa şehri olarak geçen  Dubrovnik halkı I. Murat’a  bir elçi göndererek “Efendim bizi koruyunuz, biz size yıllık vergi verelim “ teklifinde bulunmuşlar. Bunun üzerine Osmanlılar tarafından Dubrovnik işgal edilmemiştir.  Ancak Osmanlılar Dubrovnik’i yani  Ragusa’yı  şer güçlerden koruyacaklar, karşılığında  Dubrovnik  gemilerinin ticari gelirlerine ortak olacaklardır. Bu anlaşma 90 sene sürer. Fatih Sultan Mehmet  1453’te  İstanbul’u alınca Osmanlı topraklarının her bir yanında yeniden yapılanma çerçevesinde  Ragusa’nın  ödediği parayı az bulan Fatih Sultan Mehmet  yıllık vergiyi 12.500 altına çıkarmıştır. Osmanlılar  hep Ragusa diye adlandırdığı Dubrovnik halkı kendilerini korumaya karşı bu parayı verirken, diğer yandan da ne olur ne olmaz Osmanlılar bizi kuşatabilir düşüncesi ve kuşkusu ile bugün hala dimdik ayakta duran  Dubrovnik sur duvarlarını yapmıştır.

Napolyon’un gelişi
Buna rağmen 1808 yılında  Napolyon orduları  Dubrovnik’i işgal etmişlerdir. İşgalle birlikte Osmanlı koruması son bulmuştur. 1815’te Viyana’da yapılan kongrede Deubrovnik ( Ragusa) Avusturya İmparatorluğu  topraklarına dahil edilmiştir. Ardından Yugoslavya topraklarına katılan Dubrovnik Yugoslavya’da süren iç savaş sonunda bağımsızlığını kazanan Hırvatistan sınırları içinde kalmıştır. Hırvatistan  şehri  olan Dubrovnik kelimenin tam anlamıyla “sürdürülebilir turizmi” en iyi uygulayan çekim noktalarından biridir. Hatta son zamanlarda kitle turizmi şehri  bozacağından endişe eden yetkililer “Artık  şehrimize daha az turist gelmelidir,  ancak bu sayede şehrimizin güzelliklerini, değerlerini gelecek asırlara taşıyabiliriz“ diye çalışma başlatmışlardır. 
Darısı bizdeki  “Sürdürülebilir Turizm” için  korunması gereken şehirlerin başına.

Sebahattin Karaca