SEBAHATTİN KARACA

SEBAHATTİN KARACA

Turizmci / Yerel Tarih Araştırmacısı

ALİ KAYA, FOÇA'NIN YAŞAYAN TARİHİ          

31 Ağustos 2017 - 23:15

Kenti kent yapan içinde yaşayan insanları ve tarihidir.

Ali Kaya, Foça ve Bağarası için adeta yaşayan bir tarihtir.

Kuvvetli hafızaya sahip olan Ali Kaya’nın yaşadıkları, anımsadıkları, hatıraları,  Bağarası ve Foça için  belgesel tadında bir söyleşiye dönüştü.

Ömrünün önemli bir bölümünü eğitime adamış, eğitimin her kademesinde çalışmış, Emekli  İlçe Milli Eğitim Müdürü Ali Kaya,  mübadele muallim mektepleri, Cumhuriyetin ilk dönemleri, İkinci Dünya Savaşı ve çok partili döneme geçiş  sırasında özellikle Foça’da ve Bağarası’nda  yaşananlarını, hikaye tadında anlatırken, ben de kaleme alabildiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hocam, ben ve Foça’nın eşraflarından pek çok insan sizi yeteri kadar tanıyoruz ama tanımayanlar için ve hakkınızda hiçbir şey bilmeyenler için, klasik soru ile söze başlamak istiyorum;

Kendinizden biraz bahseder misiniz.?

-Osmanlılar’ın Selanik ve Kavala’yı almalarından sonra, ata atalarım (Ege yörükleri) 1356 yılında Yunanistan’daki bugünkü Kavala şehrinin köylerine yerleşmişler.Toplam 6 köyde yaşamışlar. 6 köyün hiç birisinde Rumlar yaşamamış. O bakımdan gittikleri ilk günden mübadele yıllarına kadar Rumca öğrenmeden hep Türkçe konuşmuşlar. Erkekleri eşek veya katır sırtında köylerden Kavala’ya gider, evin ihtiyaçlarını alırlarmış. Bu vesileyle Kavala’ya gelince denizi ve deniz kıyısında ki yaşamı  görür ve bilirlermiş.  Ama kadınları hep köylerde kalırmış. Bu bakımdan mübadele sırasında ilk defa gemiye bindiklerinde denizi görmüşler. Kadınların denizi görmeleri babalarımızın da Foça’ya yerleşmesine neden olan sebeplerden birini teşkil etmiş. Mübadil olarak Kavala’nın köylerinde yaşayan ve sadece tütüncülükle uğraşan atalarımız  Foça’daki  Rumlardan boşalan  evlere veya Bağarası  hudutları dahilinde bulunan yine Rumlar’ın terkettiği kulelere  yerleştirilmişler. Kule evler genel olarak tütün ekilen tarlaların bir köşesinde oluyordu. Yani her kule evin bir ekilebilir, biçilebilir  tarlası vardı.

Esasında atalarımız Kavala'nın köylerinde asırlarca tütün ekip biçmişler. Hatta bugün bile Kavala'da tütün ekip biçmek Kavala'nın en büyük uğraş alanıdır.. Foça'ya yerleşmeleri şöyle olmuş: Kavala'dan gelenler bir müddet İzmir ve civarında araştırma yapmışlar. Görmüşler ki Bağarası köyünde tütün ekilip biçiliyor. Bunun üzerine bu bölgeye yerleşmeye karar almışlar. İşte bu çerçevede Foça' ya yerleşmeyi kabul eden etmiş, etmeyen de Bağarası köyüne tütün tarımı yapmak üzere yerleşmiş.

 Hocam,  bildiğim kadarıyla siz mübadele yıllarından hemen sonra doğdunuz,  2. Dünya savaşına tanıklık ettiniz.  O yıllara ait başta eğitim olmak üzere neler söyleyebilirsiniz?

- Ben 1928 yılında doğmuşum .Ben doğmadan önce 4 yaşında bir abim vefat etmiş.Annem babam mübadeleden önce Kavala'da evlenmişler. Kavala'dan gelince başta Foça'ya yerleşmişler.3 sene sonra da Bağarası'nda 12 zeytin ağaçlı ,ekmeye biçmeye müsait olan tarlayı almışlar.Tarlanın içinde bulunan kule eve de yerleşmişler. Ben doğduktan bir müddet sonra ,yani ben 3-4 yaşımdayken annem ciddi ölçüde hastalanınca ve o yıllarda medeni kanun olmadığından olsa gerek babam, rahmetli Avnı Yavuz'un  halası ile ikinci evliliğini yapmış. Babamın ikinci eşinden de bir erkek kardeşim var idi.2007 yılında vefat etti. Bağarası'nda eski İzmir valisi Kazım Dirik'in yaptırdığı bir ilkokul vardı. İlkokulu burada bitirdim. O yıllarda, Foça kale içinde,  şimdiki  kazı alanında  taş duvarları örülmüş bitmiş bir ortaokul yapılıyordu. Annem ve ben ortaokulu Foça 'da okuyacağım için seviniyorduk. Foça'da bahçeli bir evimiz vardı. Evi bir subaya kiraya vermiştik. Kiracıyı çıkartacaktık, eve yerleşecektik ve b en yeni yapılan ortaokula devam edecektim. Ne var ki çatının yapılmasına bile, başlayan II. Dünya Savaşı müsaade etmedi ve okul birkaç sene yapılamadı. Hatta o yıllarda parası da olsa insanın,  istediği her şeyi  istediği kadar alamazdı.  Evdeki nüfus sayısına göre muhtardan karne alınırdı. Karne ile gıda dağıtılırdı.  İlkokulu bitirdiğim yıl Bağarası'nda aynı zamanda öğretmenim ve  Rauf Çelebi'nin akrabası olan ibrahim Duran isimli Foça'nın yerlisi annemle konuştu. Kendisini ikna etti. Böylece ben, İzmir Şirinyer Kızılçullu'da bulunan muallim mektebine yazıldım. Daha sonra bu okulların adı Köy Enstitüleri olarak değiştirildi. Bu okula kayıdım ise şöyle gelişti: İbrahim Duran Foça ve köylerinden ilkokulu yeni bitiren 25 öğrencinin sınavlara katılmasını sağladı. Sınavları Kozbeyli köyünden birisi, ( şu an ismini hatırlayamıyorum)  bir diğeri Avni  Uyar ve ben olmak üzere 3 kişi kazandık.  Anadolu'daki muallim mekteplerinden farklı olarak  bizim okul,  bize daha  müfredatın yanı sıra ek imkanlar veriyordu. Mesela her hafta sinema veya tiyatroya götürmek gibi, mutlaka denize götürüp yüzdürmek gibi, tramvaya bindirmek gibi imkanları vererek bize şehir hayatını ve şehirde yaşamayı öğretiyorlardı. O yıllarda ikisi Karşıyaka'da olmak üzere 5 veya 6 tane sinema vardı. Bunlar Elhamra, Yeni Sinema, Tayyare, Lale sinemalarıydı. Okulu bitirdikten sonra Bağarası köyüne kendi okuluma öğretmen olarak atandım ve orada 9 sene görev yaptım. Bu arada Bağarası köyünün saygın eşrafından Kerim Güven'in kızı ile evlendim. İlki 1951 yılında doğan Bülent, ikincisi Levent olmak üzere iki oğlum var.

 Toplam 9 yıl Bağarası'nda öğretmenlik yaptıktan sonra kura çekip askere gittim ve askerliğimi yedeksubay olarak yaptım. Askerlik görevim bitince bu defa beni yine Foça'nın köylerinden biri olan Horoz gediği  İlkokulu'nda görevlendirdiler.  Aradan 4,5 ay geçmeden Foça İlkokulu'na atadılar. Yeni görevimde iş başı yaptım. Aynı yıl bugünkü karşılığı İlçe Milli Eğitim müdürlüğü olan Foça Maarif Müdürlüğü'ne vekaleten atandım.  Açılan sınavları kazandım ve 1959 yılında bu defa  bakanlık tarafından asil maarif müdürü  olarak yeniden Foça’ya atandım.  

Yedek subay olarak askere alındım.  6 ay Ankara’da bir yılda Denizli’de vatani görevimi tamamladım. Askerlik için Ankara’da bulunduğum süre içersinde  çocukluk arkadaşım Sabri Yirmibeşoğlu, yüzbaşı rütbesi ile Anıt Kabir  Komutanlığı yapıyordu.  Arasıra beni ziyarete gelirdi.  Bağarası’nda  birlikte büyümüştük . O harbiyeye gitti.  Adım adım yükselerek  Orgeneral oldu. Özel Harp İdaresi Başkanlığı yaptı.  Babası körüklü  fotoğraf makinesi ile Atatürk mahallesinde ki  şimdi heykelin bulunduğu yerde  kendisine ait  kahvehanesinin bir köşesinde fotoğrafçılık yapardı. İstihkam dersine bir binbaşı  girerdi. Notu çok kıttı .  59 üzerinden 60 bile vermezdi . Ben kafaya taktım.  Hocadan 100 alacağım diye. Sabaha kadar ders çalıştım. Ertesi gün yapılan sınavda bir köprü nasıl havaya uçurulur diye soru geldi.. En iyi bildiğim konuydu. Bu gün bile sorunun cevabını veririm.   Cevabını öyle güzel   ve öyle ayrıntılı verdim ki hoca yine yüz puan vermedi.  1 puanımı kesti 99 puan verdi.

Çocukluğunuz nasıl geçti ?

Çocukluk  ve gençlik yıllarımda Bağarasında oturduk.  Oysa  Foçalılar hemen hemen tamamı  yaz aylarında Bağarası’na Tütün, Pamuk, Üzüm ve zeytin  hasatı yapmak için gelirdi.  Bağarası, Foça’nın arka bahçesi gibiydi. Şimdi ki gibi değildi. Foça yaz aylarında adeta boşalırdı. Bağarası’nda kule evimiz ve bahçemiz vardı.   Babam erken öldüğü için dokuz yaşında yetim kaldım. Romatizmadan dolayı annemin bedeni külçe gibiydi. Çok fazla bir iş yapamazdı. Ama çok tutumluydu.  Okulların kapalı olduğu yaz aylarında, sabahın erken saatinden gün batımına dek 25 kuruşa yevmiyeye giderdim. Tütün toplardım.  Pamuk toplardım.

İsmet İnönü’nün Foça ile bağlantısını  ve  siyasete nasıl ilgi duydunuz, biraz anlatırmısınız ?

-Hayır dersem yalan olur. İlgilendim ama emekli olduktan sonra . Kuşçulu muallim okulunda okurken İsmet İnönü okulumu ziyaret etti . Orada gördüm. Nereli olduğumu sordu.  Foçalı olduğumu söyledim. Daha sonra öğrendim ki, Babası Hacı Raşit bey Foça’da 1-2 yıl Müstantik  (sorgu hakimi)  olarak görev yapmış.  Hatta o sırada  annesi Cevriye’nin sütü az olduğundan,  Foçalı  Molla Ayşe’nin annesi aynı zamanda  İsmet İnönü’nün de süt annesi  olmuş.  Dolaysıyla İnönü’nün Foça’da bir süt kardeşi  varmış. Molla Ayşe, Atatürk  Mahallesinde  şimdi ki Gönülcan inşaat malzemeleri satış  yeri olan dükkanın arkasında ki boşlukta bulunan ve kendilerine ait evde  ölünceye kadar yaşamış.  Benimde gönlümde Atatürk ve  İsmet İnönü sevgisi vardı .  Dolayısıyla CHP’ ye ilgi duyuyordum. 1950 yılına kadar tek partili dönemden çok partili döneme geçildi.  Emekli olduktan sonra  bende CHP’ye  üye oldum . Parti ilçe başkanlığı ve belediye meclis üyeliği yaptım . Reha midilli başkanlığı sırasında başkan yardımcılığı görevini yürüttüm. O dönem Süleyman Ege ve Hatice Yılmaz’dan çok faydalandık . Mevzuatları iyi öğrenmiştim. Süleyman Ege, Merkez Bankasını bile emanet verebileceğiniz dürüstlükte bir insandı.

O günlerden aklınızda kalan, unutamadığınız  anılarınız var mı?

 Bir gün arkadaşım Mehmet’le akşam  pamuk tarlasından eve dönüyorduk .  Yol topraktı, hava sıcaktı. Öküzün çektiği kağnı arabaları ile tütün balyaları ve pamuk çuvalları taşınırdı. Öküzler  ve kağnı  arabaları gide gele  toprak yolu toz kadar inceltmişti.  Öyle ki insanın ayağı yürürken  toza toprağa gömülüyordu. . Yolun iki kenarında ılgınlar insan boyundaydı ve çok sıktı. Ben önden koşarak giderken,  Mehmet arkadan yavaş yavaş geliyordu. Arkama baktım. Mehmet bir ara kaybolmuştu . İhtiyacını gidermek için ılgınlarınların arasına gittiğini düşündüm . Bende ılgınların arasına saklandım. Niyetim onu korkutmak ve eğlenmekti.  Ilgınların arasına saklandım. Mehmet’in gelmesini beklemeye başladım. Çok geçmeden ayak sesi duydum.  Mehmet’in geldiğini var sayarak,  Ilgınların arasından yüksek sesle hurra!  diye yola fırladım.   Gelen sesler Mehmet’in ayak sesleri değilmiş. Yanlarında köfeler bağlı üzerinde bir kadın oturan merkebin ayak sesleriymiş.  Merkep beni ani hareketimden ürküp  dört nala kalkınca eşeğin sırtında ki köfeler bir yana fırladı. Üstünde ki kadın bir yana. Devecilerin ve aynı zamanda bu gün tarlasında yevmiyeci olarak çalıştığım Hanife teyze nin külçe gibi toza toprağa düştüğünü hatta adeta çakıldığını gördüm. Çok utandım. O an yerin dibine girdim . Arkama bile bakmadan koşa koşa  eve gittim . Yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Annem bende garip bir şeylerin olduğunu hemen farketti . Israrla sormasına rağmen ne olduğunu söylemedim. Korkudan ayaklarım titriyordu.  Neyse ki ertesi gün Hanife hanım teyzeye bir şey olmadığını duyunca rahatladım. Bağarası köyünde çocukluğumda yaşadığım en ilginç şey buydu.

Tuz depoları ve kapanış hikayesi.

 Bunun yanında Foça Tuz Depolerının kapatılması beni çok üzmüştü. Osmanlılar zamanında birisi Büyük Deniz’de diğeri Küçük Deniz’de olmak  üzere, devlet tarafından yapılmış iki adet çok büyük depolar vardı.  Daha sonraları Osmanlılar dış ülkelere ödenmesi gereken eski borçlar  çerçevesinde kurulmuş (Düyun-u Umumiye)  tarafından rumlara satılmış.  Çam altından çıkartılan tuzlar, bu bölgede deniz çok sığ olduğu için, altı düz olan Maunalarla Foça’ya getirilirdi. İskeleye yanaşan Maunaların içinde ki tuz çuvalarla insan sırtında depolara taşınırdı. Depoların dolum işi günlerce sürerdi. Başta Japonya olmak üzere diğer ülkelerden gelen büyük gemilere  yükleme işi de yine insan gücü ile olurdu. Öyle ki gemilere dolum günlerinde 300 – 400  kişi yevmiye ile çalışırdı.  Yeterli  işçi bulunamadığı  atrım ürünleri hasat zamanlarında  çocuklar bile günlük 25 kuruş  yevmiye, kurşun bağlanarak işaretlenmiş küçük çuvallarla sırtlarında akşama kadar tuz taşırlardı.   Gemi dolduğunda  herkes parasını alırdı. O gün veya onu takip eden günlerde berberlerin , kasapların, manavların, bakkalların, lokanta sahiplerinin yüzü gülerdi. Herkes iş yapardı veya  boçlar ödenir, alacaklar alırlardı.

Tuzun maliyetini  kiloda 1 kuruş düşürmek için, bu defa Çamaltı’na santifuruj  inşa ettiler. Gemiler açıkda bekletildi. Tuz, pompalar veya band üzerinde  gemilere yüklenir oldu.  Böyle olunca en kısa zamanda meşhur Foça tuz depoları atıl kaldı. Kapandı.  Bu durum Foça ekonomisine büyük zarar verdi. İnsanlar ek gelirlerinden oldu. Mauna sahipleri işsiz kaldı.

Hayran olduğum yetenekli Foça  insanları.

Bunun dışında hayranlıkla izlediğim insanlar da vardı. Onlardan bir tanesini anlatayım.  Aycan Dirim’in akrabalarından Sadi Emiroğlu,  makinadan çok iyi anlardı. Bir keresinde motoru bozulduğu için Menemen ovasına mecburi  iniş yapan  Alman uçağını, bir binbaşı ile onarıp, uçurdular ve Gaziemir’e indirdiler.  Bir başka seferinde İzmir’den yük almış büyük bir gemi motoru bozulunca Foça Büyükdeniz’e sığınmış.  İzmir’den gelen usta 1000.T.L. istemiş. O zaman çok büyük para. Gemi sahibi;  300:- T.L.ye  İstanbula çektiririm demiş.  Bu sırada duruma tanık olan Mehmet ışık (Fenerci Mehmet) “Yahu bir durun hele bizim bir arkadaşımız var.  Motordan iyi anlar. O bir baksın”  der. Bunun üzerine Sadi Emiroğlu bulunur, durum anlatılır. Sadi Emiroğlu geminin motorunu tamir eder, Motoru çalıştırır. Gemi  sahibi mutluluktan uçar. Sadi beye para vermek ister.  O kabul etmez. Tüm ısrarlara rağmen para almayan Sadi bey'e,  Aycan Dirim;  İhtiyacın da var. Neden almıyorsun! diye tepki gösterir.

Foça’da o yıllarda benzer şeyler çok olurdu. Maddiyattan daha ziyade, maneviyata  önem verilirdi.

Hocam bu keyifli  ve öğretici sohbet için, geçmişe ışık tutan aktarımlarınız için, şu andan itibaren Foça tarihine  mal olacak, paylaştığınız deneyimleriniz  için size ne kadar çok teşekkür  etsem azdır.

Sebahattin Karaca / Foça