Payitaht İmamoğlu
Reklam
HASAN ESER

HASAN ESER

hasaneser35@gmail.com

Payitaht İmamoğlu

30 Nisan 2019 - 09:50

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz, 'Osmanlı'nın Arka Bahçesi' adlı kitabında, İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Devleti'nin yönetim yapısına projeksiyon tutar. 

Osmanlı'da, Fatih Sultan Mehmet'in dönemiyle başlayan dönme ve devşirmelerin devlet yönetimindeki yoğun etkisini, neden-sonuç ilişkisi bağlamında irdeleyen/anlatan yazara göre; İstanbul'un yerli Rumlarını yüzyıllar boyu zengin etmenin temelleri o yıllarda atılmıştır. 

Kitabı okuduktan sonra...

Fetih öncesi “Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beni!” diyen Fatih'in, daha sonra, içinden "Ben, İstanbul'u aldım ama İstanbul da beni aldı" diye geçirmiş midir acaba? sorusunu kendime sormadım değil. 

'İstanbul' deyip geçmeyin-ki İstanbul'un gizemi bana dipsiz bir kuyuyu andırıyor- 

Mahalli Gündem.com'un kıymetli kalemlerinden Engin Civan da tiryakisi olduğum yazılarında, İstanbul'u 'Dükalık' kavramıyla tanımlar. 

"Ruh-ül Kostantiniye" başlıklı makalesini de meraklısına tavsiye ederim. 

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed'in hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul. 

Napolyon'un "Dünya bir tek ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu" diye nitelediği İstanbul. 

Fransız Edebiyatçı Alphonse de Lamartine'in, "Dünyaya bir kez bakma imkanın olacaksa, sadece İstanbul'dan bak" ifadesiyle tanımladığı İstanbul. 

Hakkında o kadar çok güzel sözler söylenmiş ve yazılmış ki... 

Nitekim Fransız bilim adamı ve yazar Petrus Gyllius'un "Tüm şehirler ölümlüdür, İstanbul hariç" sözünün üzerine daha ilginç ne yazılabilir, ne söylenebilir ki?

İstanbul için tarihte neler söylendiğini incelediğimizde ve hatırladığımızda  nasıl bir şehre sahip olduğumuzun bir kez daha farkına varmış oluyoruz.

Son Bizans İmparatoru Konstantinos, 1453'te İstanbul'u Fatih'e teslim etmek ya da kaçıp canını kurtarmak yerine direnişi tercih etmiş ve kılıcıyla İstanbul'u müdafaa ederken ölmüştür. 

Ne büyük aşk değil mi?

Tabii asıl büyük aşk, neredeyse imkansızı başarıp Peygamber övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a duyduğu, tarifi kelimelerle mümkün olmayan o büyük aşk olsa gerektir. 

Ne var ki aradan asırlar geçer. Takvim yaprakları 16 Mart 1920'yi gösterdiğinde İstanbul işgal altındadır. 

O dönemde, yattığı yerde kim bilir kemikleri nasıl sızlamıştır Fatih Sultan Mehmet'in.

Lakin bizde nice Fatih'ler doğurmuştur analar. 

Evet, İstanbul işgal altındadır ama Kartal istim botunun güvertesinde "Geldikleri gibi giderler" sözüyle Kurtuluş Savaşı'nın ilk işaretini veren Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk de yakın geleceğin Fatih'idir. Hem de sadece İstanbul'un değil,  bütün Türkiye'nin Fatih'i, kurtarıcısı, muzaffer komutanıdır. 

Ne var ki, ilginçtir! 

Büyük Atatürk, Cumhuriyet'i kurduktan tam 7 yıl sonra İstanbul'a gelmiştir. 

Düşünün, 6 asır hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'ni kuruyorsunuz ama önceki devletin başkentini 7 yıl gecikmeyle ziyaret ediyorsunuz.

Bu arada, bir şeyler ima etmeye çalıştığımı düşünmeyin Allah aşkına. 

Burada asıl işaret etmek istediğim nokta, yukarıda anlatmaya çalıştığım İstanbul'un gizemi... 

Gelelim günümüze... 

31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul'u CHP'nin adayı Ekrem İmamoğlu kazandı. 

Fakat bir takım iddialar ortaya koyan Adalet ve Kalkınma Partisi de seçimin iptali için büyük bir mücadele veriyor. 

Toplumda, 'Ne İstanbulmuş be kardeşim' kabilinden yorumlar kol geziyor. 

İyi de siz ne sanmıştınız ki?

O İstanbul ki, Türkiye'ye Başkanlık sistemini getiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk çıkış noktası... 

Dahası, -İstanbul'u alan Türkiye'yi alır- sözü öyle laf ola beri gele misali söylenmiş bir söz değil, defaatle kanıtlanmış siyasal bir saptamadır. 

Ancak... 16 milyon nüfusa sahip olan İstanbul'a Belediye Başkanı olmanın Cumhurbaşkanlığı'na giden yolda atılmış en önemli adım olduğuna dair yorumlar bana son derece basit geliyor. 

Çünkü İstanbul'da iktidar olmak değil, muktedir olabilmektir elzem olan. 

Daha açık bir ifadeyle, İstanbul'u elde tutmak, Türkiye'de iktidarı elde tutmaktan daha zordur. 

Recep Tayyip Erdoğan gibi  güçlü bir belediye başkanı bile o şehirdeki görev süresini tamamlayamadı.

1989-1994'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinde bulunan SHP/CHP'li Nurettin Sözen'in  döneminde patlak veren İSKİ skandalı gibi gelişmeler acaba tesadüf müydü? Ki, CHP bahse konu skandalın neticesinde 25 yıl boyunca İstanbul'u kazanamadı. 

Yakın geçmişte, dönemin popüler ismi Mustafa Sarıgül bile 2014'te İstanbul'u kazanamadı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da 2009 yerel seçimlerinde  İstanbul'u kaybeden adaylar kervanına dahil olmuştu. 

Ayrıca bu iki önemli ismin karşısında seçim kazanan Kadir Topbaş'ın sonradan istifa ettirilmesi de gözden kaçırılmamalı. 

Yineliyorum! İstanbul güzel olduğu kadar, ele geçirilmesi ve elde tutulması çok zor bir şehir. 

Nitekim İstanbul'u kazanmak kolay olsaydı, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en başarılı Ulaştırma Bakanı olarak tarihe geçen Binali Yıldırım, bugün o muhteşem şehrin başkanlık koltutuğunda oturuyor olurdu. 

Yeri gelmişken biraz da belediyecilik konusuna değinelim. 

Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul'a dair pembe hayalleri olabilir. 

Türkiye'nin muhtelif bölgelerinden nice belediye başkanları gelip geçti.

Koskoca bir ülkeden bahsediyoruz ve Cumhuriyet tarihinde bugüne kadar efsane olmayı başarabilmiş belediye başkanlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.  Zira en başarılısı da bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. 

Türkiye'de mevcut belediyecilik sistemi, bürokratik oligarşi ve kentlerin köşe taşları belediye başkanlarına başarılı olmalarına izin vermiyor. 

Sistemi değiştirmek vaadiyle sistemin başına geçenler de kısa sürede sistemin birer parçası haline geliyor. 

Zaten başka ne gelir ki elden...

Giden her belediye başkanı, ardında devasa bir enkaz bırakıyor. 

Şişirilmiş kadrolar sayesinde, belediyelerin gelir-gider dengesi birbirini karşılamıyor. 

Yeni başkan işten adam çıkarsa sorun, kendisinden iş bekleyenleri geri çevirse daha büyük sorun. 

Mevcut kadrolar deseniz, yeni başkanlara önce son derece iyimser yaklaşıyor. Güven kazandırıyor. Ama zamanla 'biz olmazsak bu iş yürümez' algısını yavaş yavaş yeni başkanın zihnine yerleştiriyor. 

Hele bir de açığını yakaladıklarında... 

O bir kısım personel, başkan ve belediye üzerindeki hakimiyetini ilan etmekten geri durmuyor. 

Hal böyle olunca da, belediye başkanları da 'Bu devran böyle gelmiş, böyle gider' diyerek, kısa zamanda  suyu akışına bırakıyor. Kentin geleceği için kurduğu hayallerden vazgeçip gününü gün etmeye bakıyor. 

Tabii bu anlattıklarım daha çok kasaba belediyeciliğinde geçerli. 

Kaldı ki, Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı tecrübesine sahip olması, kendisi için büyük avantaj. 

Ancak...  

Ekrem İmamoğlu'nun gerçekten başarılı olabilmesi için, tecrübeli olmakla beraber liderlik özelliklerine sahip olması ne derece yeterli olur? Bilemeyiz! 

İmamoğlu'na, merkezi iktidarın desteği, İstanbul'da kökleri asırlar öncesine dayanan köşe taşlarının desteği ve en önemlisi de İBB'deki kadim kadronun desteği lazım. 

Hatta tüm bunların yanında, 25 yıldır iktidar hasreti çeken CHP cenahının da bir şekilde memnun edilmesi lazım. 

Hülasa, adeta ateşten gömlek giyen Ekrem İmamoğlu'nun işi hiç de kolay değil. 

Ha! Bütün bunlara rağmen başarılı olursa, o zaman kendisi için yapılan "Müstakbel Cumhurbaşkanı" yakıştırmasını kabul edebilirim. 

Aksi halde,  kısa vadede hüsranla sonuçlanan  Muharrem İnce rüzgarı gibi, Ekrem İmamoğlu üzerinden geleceğe dair kurulan hayaller de  Erdoğan karşıtlarının birer romantizm ürünü olmaktan öte gitmez, gidemez!

HASAN ESER 

Son Yazılar