Korku duvarlarını yıkmak, ve AK Parti
HASAN ESER

HASAN ESER

hasaneser35@gmail.com
  • Youtube
  • Instagram

Korku duvarlarını yıkmak, ve AK Parti

14 Ağustos 2019 - 21:39 - Güncelleme: 15 Ağustos 2019 - 10:57

Devleti/ülkeyi yönetenler siyah arabaların içinde, koyu takım elbiseleri ve kara gözlükleriyle bilinirdi bir zamanlar.

Sonra günün birinde sıra dışı bir adam geçti ülkenin başına.

'Bırakın kardeşim bu işleri...' dedi.

Askeri şortuyla selamladı.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün açılışıyla birlikte direksiyona geçti ve "Haydi bir kaset koy da neşelenelim Semra Hanım" dedi.

Vatandaşın "Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm görmedi" diye yorumladığı malum orkestranın konserine gitmek yerine, halk sanatçılarının konserlerine gitti.

Süleyman Demirel'in de halka yakınlığı vardı ama onun halkçılık anlayışı daha çok söylemsellikten ibaretti.

Demagoji üstadı Demirel için gittiği yerlerde o yörenin şivesiyle konuşmak yeterliydi.

Elbette Demirel iyi bir siyasetçiydi ama her daim statükonun bekçiliğine razı oldu ya da razı edildi. (Ayrı bir yazı konusudur)

Turgut Özal ise belki de Türkiye'de ilk defa söylemiyle eylemi örtüşen bir siyaset ve yönetim anlayışını ortaya koydu.

Vesayetlerin devlet ile milletin arasına ördüğü korku duvarlarında ilk gediği açan lider Turgut Özal oldu ve bu yaptığının bedelini belki de (iddia edildiği gibi) canıyla ödeme pahasına... 

 ***

Bizdeki devlet korkusu yüz yıllardır süregelen toplumsal bir fobidir.

Çocukluk yıllarımda ne zaman aykırı bir davranışım olsa, rahmetli ninem bana hep şöyle derdi: 'Yapma! Devlet Baba sonra kızar bize...'

Ben bir suç işlediğim takdirde, devletin yazılı kanunları, adaleti, mahkemesi ve hakimleri var.

Ki, kanunun kestiği parmak acımaz!

Ayrıca...

Devlete saygı ve riayet esas olmakla birlikte bir vatandaşlık görevidir.

O vakit 'korku' hangi çağın ürünüdür?

Ya da şöyle soralım:

- Korkuların altında yatan nedenler nelerdir?

-Merkeziyetçi Osmanlı'nın yıkılışıyla birlikte doğan erken cumhuriyet ile neler değişti?

-Osmanlı'da Padişahtan korkanlar, Cumhuriyet döneminde Milli Şef'ten korkmadılar mı?

-Osmanlı'da İttihatçılardan korkanlar, ortalama 10 yılda bir yaptıkları darbelerle ülkenin direksiyonuna geçen cuntacılardan korkmadılar mı?

-Acaba bir zamanlar korkularla terbiye edildiğimiz için mi, daha sonraları korkular üzerinden yönlendirilmeye müsait bir topluma dönüştük?

Cumhuriyet tarihine bakıyorum:

-Şeriat geri gelebilir.

-Komünizm gelebilir.

-Ordu her an yönetime el koyabilir.

- Ve dört bir tarafımız düşmanlarla dolu...

Yani sürekli teyakkuz halinde ve diken üstünde tutulan bir toplum.

Bir de günlük hayata dair korkularımız vardı.

Çok sevdiğim bir atasözüdür: Mahkeme kadıya mülk değildir.

Bizim ülkemizde bir zamanlar bal gibi de mülktü.

Ha! Geçmişin uzantıları hala yok mudur? Elbette vardır!

Türkiye'de özellikle de bürokratik oligarşiyi tamamen pasifize edebilmek için daha nice Recep Tayyip Erdoğan gibi dirayetli liderlere ihtiyacımız var.

***

Devletin memuru olmakla, devlete sahip olduğunu zannedenlerden az çekmedi bu ülke. 

Hastanelerde insanları azarlayan hemşireler, resmi dairelerde "bugün git yarın gel" diyen memurlar, haklı olduğunuz  bir konuda itiraz ettiğinizde, "Sen devletin memurunun düğmesine zarar getirmenin kaç yıldan başladığını biliyor musun?" gibi böbürtülü söylemler.

İnsanlarda sürekli bir çekinme, kaygı, endişe ve korku hali.

Misal, yıllarca bir çok insan gibi ben de Polis'ten korktum. 

Çünkü 90'lı yılların başında  İzmir Fuar'ında karıştığım bir kavga nedeniyle karakola düştüğümde ilk defa yüzleşmiştim Türkiye'nin acı gerçeğiyle.

Karakoldaki nöbetçi amire 'Avukatımı istiyorum' dediğimde, bana şöyle demişti: "Koçum sen çok fazla Amerikan filmi izliyorsun herhalde..."  Sonrası malumunuz.

Velhasılıkelam...

Okulda dayak, askerde dayak,  karakolda dayak,  cezaevinde dayak...

Ve alın size toplumsal paranoya...

Neyse ki o kötü günler geride kaldı.

Ama korkmayı alışkanlık haline getirmişiz bir kere.

Yakın zamanda, terör örgütleriyle hiçbir alakası olmadığı halde, telefonda kendisini polis olarak tanıtan dolandırıcıların "Filanca örgütle ilişkiniz olduğunu tespit ettik, derhal evinizi satınız ve bankadaki paranızla birlikte bize teslim ediniz" talimatına harfiyen uyan az insan çıkmadı bu ülkede.

Bu travmatik durum yukarıda bahsettiğimiz toplumsal korkuların somut kalıntıları değil de nedir Allah aşkına?

Bendeniz Türkiye'nin Batı'ya açılan penceresinde, İzmir'in Foça ilçesinde yaşıyorum.

Entelektüel insanların yaşadığı Foça'da eğitim düzeyi oldukça yüksektir.

Fakat ilginçtir, burası aynı zamanda kendi seçtikleri belediye başkanından korkan insanların da yaşadığı bir kenttir.

15 yıl boyunca insanların Gökhan Demirağ (eski belediye başkanı) korkusuyla nasıl yaşadıklarını bizatihi gözlemlediğimi söyleyebilirim.

Tabii bu psikoloji sadece Foça'ya özgü değil.  

Padişah'ın taşraya atadığı mutasarrıftan korkan Osmanlı tebaası gibi,  genel başkanların atadığı belediye başkanlarından korkuyoruz toplum olarak.

Çünkü korkmaya şartlandırılmışız bir kere...

Bazen dost meclislerinde konusu açılıyor.

Bazı dostlarım Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmekten korktuklarını söylüyorlar.

Gülüyorum bunu söyleyenlere.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı eleştirdiği için birinin başına bir şey gelecek olsaydı, o kişi ilk önce ben olurdum herhalde.

Saygı ve ahlak çerçevesinde olduktan sonra, artık kimsenin kimseye bir şey dediği yok bu ülkede.

Bunun içindir ki, eleştiri yapmakla hakaret etmeyi birbirine karıştıranlar; çıkıp da bana demokrasi ve özgürlüğün tanımını yapmasınlar.

Zaten ülkesel ve toplumsal sorunlarımızı sürekli kişisel algıladığımız ve yorumladığımız için çözümsüzlükten kurtulamıyoruz.

Aslında böylesine ciddi bir konuyu tek bir köşe yazısına sığdırmak, yani konuları yeterince irdelemeden özetlemek, yanlış anlaşılmalara da neden olabilir.

Yanlış anlaşılma riskine karşın biz yine de irdelemeye devam edelim.

Gelişim ve dönüşümünü tamamlamış dünya ülkelerini incelediğinizde, bizim gibi monarşiden demokrasiye geçen ülkelerin derhal bir insan hakları beyannamesi hazırladıklarını görürsünüz.

O ülkelerde önce insanlar teminat altına alınmıştır. Bizde ise kuruluşta ve darbeler sonrasında yazılan her Anayasa'da öncelik devletindir. 

Nitekim "Devlet-i ebed-müddet" düsturu, yüz yıllardır bizim için esastır. 

Dahası, Türkiye gibi 'son kale' konumunda olan jeopolitik bir coğrafyada yaşıyorsanız, başka da bir seçeneğiz olamaz elbet.

Ancak...

Devletin o devleti kuran ve yücelten insanlardan üstün tutulduğu bir ülkede, hemen herkesin devletten korkmasına da şaşırmamak gerekir.

Bu arada, devletin toplumdan üstün tutulmasına bir itirazımın olmadığının altını çizmek isterim. Hayır, sizin şu an düşündüğünüz gibi korktuğum için söylemiyorum bunu.  

Kaldı ki yüce devletimiz bizi gerçekten bir arada tutan birleştirici gücün ta kendisidir. 

Bu noktada irdelemek istediğim asıl konu devleti ve ülkeyi yönetenlerin halkla olan bağının ne derece güçlü ya da güçsüz olduğudur.

Türkiye, bir zamanlar halktan aldığı gücü yine halka karşı kullanan yöneticilerin ülkesiydi.

AK Parti iktidarı, başörtüsü gibi temel sorunların çözümsüzlüğünden doğdu.

Halk, 2002'de AK Parti eliyle iktidara el koydu.

AK Parti hareketinin lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın halkla olan sıkı bağı, bugün hala ilk günkü heyecanla devam ediyor.

O heyecanı sürükleyemeyenler ise AK Parti ile vatandaşın arasına kalın duvarlar ören il ve ilçe teşkilatları.

İl ve ilçelerde AK Parti giderek toplumdan uzaklaşırken, Ekrem İmamoğlu gibi hümanist siyasetçilerin de önü açılıyor.

Diyeceğim o ki, AK Parti, tek parti döneminin CHP'si gibi davranmayı bırakmalı ve acilen fabrika ayarlarına dönmeli.

Diğer taraftan...

Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında; siyasette ve bürokraside "adını kullanarak" iş yapmaya çalışanlar olduğunu söylemişti.

Geldik mi aynı noktaya...

Sayın Erdoğan'ı korkulan ya da korkulması gerekilen bir lider gibi yansıtmaya çalışanlar var bu ülkede.

Kasabalarında, 'Bizim arkamızda Reis var' diyerek rüzgar estirenler, AK Parti'ye en çok zararı verenlerdir aslında.

Yazımın başında naklettiğim Özal örneğinde olduğu gibi, AK Parti'nin acilen siyah ve pahalı arabalardan inip  halkla yeniden bütünleşmesi gerektiğinin elzem olduğuna inanıyorum. 

Aksi halde yaklaşık 70 yıldır CHP'yi iktidara getirmeyerek cezalandıran halk, benzer bir cezayı da Türkiye'nin merkez sağ siyasetine kesebilir.

Şimdi ana konumuza geri dönelim.

Bizim en büyük sorunumuz, her hedefe kestirmeden gitmek istiyor olmamız.

Mesela...

-Çok partili sisteme geçtikten sonra 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin  demokrasi ve özgürlük için 'gerek şart' olan sandığı 'yeter şart' olarak görmesi...

-Halka rağmen sözde halk adına yapılan darbeler ve muhtıralar...

-Sıkıştığında şapkasını alıp gidenler...

-Rahatsızlık veren sistemi değiştirmek vaadiyle işbaşına gelip de kısa zamanda sistemin birer parçası olmaktan öteye gidemeyen siyasetçiler.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama kendi ikballerini ülkenin istikbalinin önünde tutanlar olmasaydı, Türkiye, bugün hemen her alanda bulunduğu noktadan çok daha ileride olabilirdi. 

Bunun içindir ki, bizim daha çok demokrasiye, daha çok özgürlüğe, daha çok eşitliğe, daha çok birlikteliğe ve gelecekte daha çok Adnan Menderes, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Erdal İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan gibi halkçı liderlere ihtiyacımız var.

Son olarak...

Kabul ediyorum! Türkiye'de özgürlük ve demokrasi noktasında gerekli olan her şey var, ama hiçbir şey tam olarak yok.

Örneklemek gerekirse...

Demode seçim sistemi, köhnemiş siyasi partiler kanunu,  antidemokratik yüzde 10 barajı, derebeyliğini andıran belediyeler, siyasi partilere konuşlanan bir kısım her devrin adamları, bürokratik oligarşi, çatık kaşlı yöneticiler, iki kutuplu bir medya ve STK görünümlü bir takım yapılanmalar...

Teknoloji jargonuyla söylemek gerekirse, bizim acilen formatlanmaya ihtiyacımız var.

HASAN ESER 

Son Yazılar