Bu kıyağımı da unutmayın
HASAN ESER

HASAN ESER

hasaneser35@gmail.com
  • Youtube
  • Instagram

Bu kıyağımı da unutmayın

25 Ağustos 2019 - 17:31 - Güncelleme: 25 Ağustos 2019 - 18:34

Bir haftadır bel fıtığı rahatsızlığı nedeniyle yatıyorum.

Konu sağlık olunca, gündem/neşriyat insanın umurunda olmuyor.

Ama... Allah aratmasın, eksikliklerini göstermesin, eş-dost ile okurlarım çeşitli iletişim araçlarıyla beni bir şekilde gündeme dahil ediyor.

Tarafıma iletilen 'Şu konu hakkında ne düşüyorsun?..' şeklinde sorulara genelde alışkınım.

Fakat bir süredir farklı tepkiler alıyorum.

Örneklemek gerekirse...

- Kaz Dağları'nın talan edilmesine neden tepki göstermiyorsun?

- İzmir'deki orman yangını felaketine hiç mi üzülmedin. Hadi yazı yazmadın ama niçin üzüntünü bildiren bir paylaşım yapmıyorsun?

- Bakan Bekir Pakdemirli THK uçaklarına yönelik açıklamasıyla, sağlam bir eleştiriyi hak etmiyor mu?

- Emine Bulut katliamını niçin kınamıyorsun?

Tabii bir de yaşadığım yerin, Foça'nın gündemine dair sorular geliyor:

-Fatih Gürbüz'ü başarılı buluyor musun?

-Ne olacak bu Foça'nın hali?

-AK Parti Foça İlçe Başkanı kim olmalı?

Ha! Bir de övünmek gibi olmasın sıkı bir Beşiktaş taraftarı olduğum için, Abdullah Avcı'yla ilgili ne düşündüğümü merak edenler de yok değil.

Sırayla gidelim...

Türkiye'de 'manşet atarak' iktidar devirme dönemi çoktan kapandı.

Dolayısı ile bir kısım medyanın 'Ciğerlerimizi Söküyorlar' kabilinden manşetler/başlıklar atması, iktidarı çok da ırgalamıyor olsa gerek. 

Çünkü yazılı ve görsel medyamız karpuz gibi tam ortadan ikiye bölünmüş durumda.

Bir taraf: "Kaz Dağları talan ediliyor..." diye yazarken, diğer taraf da "Gezi Parkı olaylarının 2'ncisi başlatılmak isteniyor..." tezini öne sürüyor.

Benim 'tahterevalli gazeteciliği' diye tanımladığım bu denklem, zaman zaman değişkenlik gösterebiliyor.

Medya denklemi müdafaa ve saldırı şeklinde tezahür edince, her iki taraf da inandırıcılığını, yani etkisini kaybediyor.

Algıyla yönetilmeye zaten pek bir müsait olan klasik okur,  okuduğu konunun gerçeklik ve haklılık payı ne kadar yüksek olursa olsun, ön yargılarından bir türlü kurtulamıyor:

-Bu gazete zaten iktidarın düşmanı...

-Bu gazete zaten iktidarın yandaşı...

Peki yok mudur bunun ortası? Varsa bana da haber verin lütfen.

Gelelim, Kaz Dağları konusuna neden tepkisiz kaldığıma.

Yukarıda bahsettiğim gibi, konuyu tarafsızca anlatan ne bir gazeteciye ne de bir uzmana rastlayabildim geride kalan süreçte. Hal böyle olunca da, hangi tarafı dinlesem/okusam ona hak vermekten alamıyorum kendimi.

Yine de okurlarımın hatırı kalmasın. Ki her şey bu fakirin tepkisiyle yoluna girecekse, yani tavşanın küstüğünden dağın haberi olacaksa, o zaman ben de söylüyorum: Kaz Dağları'na dokunmayın!

Evet, merkezi iktidar benim de tepki gösterdiğimi görünce, "Aaa olmadı şimdi, bakın Hasan Bey de bize kızmış, o zaman derhal son verelim o bölgede yürütülen faaliyetlere..." diyecektir(!). 

Bu kıyağımı da unutmayın.

Gelelim 2'nci soruya, İzmir'deki orman yangını felaketine..

Çıkan yangına ve sonuçlarına üzülmek, tabii ki insani bir durumdur.

Üzülmemek elbette elde değildir!

Ne var ki üzülmek, ağlamak, sızlamak ve  sosyal medya üzerinden klişe paylaşımlar yapmak, ne bugüne kadar kül olan doğal zenginliklerimizi geri getirebiliyor; ne de olası yeni felaketlerin önüne geçiyor.

Toplumun hassasiyet duyduğu konuları sosyal medyada paylaşmak, çok sayıda beğeni ve yorum getiriyor olabilir,  ama gideni geri getirmiyor.

Aslında bu ve buna benzer birbirinden önemli sorunlarımız sosyal medyada saman alevi etkisiyle çok çabuk tükeniyor/tüketiliyor. 

Bu sayede, gündemimiz çok hızlı değişiyor. Daha bir hafta öncesine kadar Kaz Dağları konusunu tartışırken, bir de bakmışsınız ki  Kaz Dağları'nı unutmakla beraber THK'nın uçaklarını tartışır olmuşuz.

Demem o ki, bizdeki tartışma kültürü, yeni bir tartışma konusunun gündeme ge(tiri)lmesiyle sınırlı.

Hal böyleyken, ben neden sosyal medya algoritmasıyla işleyen o kısır döngünün bir parçası olayım ki?

Ha! Benim üzülmemle her şey düzelecekse, sizleri kıracak değilim: İzmir'de yaşanan orman yangını felaketine ben de çok üzüldüm.

Gelelim 3'üncü soruya, Bakan Pakdemirli'nin THK uçakları açıklamasına.

Bakan Pakdemirli, konusunda ne kadar haklı ya da haksız bilemem!

Ama ne yalan söyleyeyim, "Şu okullar olmasa ne güzel bakanlık yapardım." sözüyle tarihe geçen Maarif Nazırına bile rahmet okuttu  Sayın Bakanımız.

İlaveten, Bakan Pakdemirli, yangın söndürme uçaklarımızın durumunu, Vizontele filmindeki Şafak Sezer'in "Baba motor yok" repliği üzerinden açıklayınca aklıma geldi. 

Cumhurbaşkanlığı Uçak Filosundaki  mütevazi uçakların motorları yerinde mi? Yağları tamam mı?

İbrahim Kalın ile Hulusi Akar'ı tenzih ederek söylüyorum, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın üst düzey ekibinde yer alan isimlerin neredeyse tamamı, biraz daha az ve öz konuşmayı tercih etselerdi, propaganda konusu bulmakta eksiklik çeken ve bu nedenle de sürekli tekrara düşen muhalefetin durumu ne olurdu acaba?

Gelelim 4'üncü soruya, Emine Bulut cinayetine.

Okurum "niçin kınamıyorsunuz?" diye soruyor.

O vakit ben de soruyorum:  Her seferinde hep beraber kınamamıza rağmen neden sürekli tekrarlarını yaşıyoruz, neden önleyemiyoruz?

Gerçekten kınamak, sosyal medyada konuya dair paylaşımlar yapmak kafi midir?

Ayrıca... 

Çeşitli iletişim ve paylaşım platformlarında ahkam kesen bazı insanların,  kapalı kapılar ardında nasıl bir kişiliğe büründüklerini nereden bileceğiz.

İçindeki şeytanı  dışarıya karşı gizlemeyi başaran insanlar hiç mi yok etrafımızda?

Kadına yönelik şiddete karşı süslü laflar söyleyenlerin kendi hanımlarına neler yaptığını, sonradan okumadık mı gazetelerde?

Ben, özellikle de sosyal medyada beğeni avcılığı yapanların samimiyetlerine güvenmiyorum. 

Dahası, mezkur zihniyet, ölümle burun buruna olan bir insanla karşılaştığında, yardım etmek yerine, onu cep telefonuyla sosyal medyadan yayınlamayı öncelik olarak görebiliyor.

Peki, neydi bana iletilen soru:

Hasan Eser bu tür olaylara sosyal medya hesabından niçin tepki göstermiyor?

Sosyal medyanın insani değerlerin önüne geçtiği bir ülkede, ben niçin o sosyal medya değirmenine su taşıyayım ki?

Zira, sosyal medyayı genelde tepkisel amaçlı kullanmıyorum. Tabii bunda küçük de olsa  köşe sahibi olmamın etkisi de olabilir.

Ha! Diyelim ki ben de dahil oldum o kervana.

Siyah zemin üzerine beyaz puntolarla da yazdım: Ölmek İstemiyorum!

Peki, bir nebze yüreğimi soğutmaktan başka ne işe yarayacak o paylaşımlar?

Böylesine önemli ve toplumsal bir meselenin kaynağına inip sorunun kökünü kurutacak çalışmalara katkı koyamadıktan sonra, sosyal medyada paylaşım yapmanın kime ne faydası olacak?

Tabii bu noktada, toplumu etkileyen olaylar sonrasında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan suçluların "sosyal medya baskısıyla" yeniden tutuklandıkları iddialarına işaret edenler de olacaktır.

İyi de bu daha da kötü değil mi?

Bir ülkenin yargısı (iddia edildiği gibi) sosyal medyanın tavrına göre hareket ediyorsa, vay o ülkenin haline.

Uzatmayayım, nihayetinde ben de bir sosyal medya kullanıcısıyım.

Sosyal medya kullanımına da tamamen karşı değilim.

Ben sadece tekdüzeliğe/klişeciliğe karşıyım.

Evet, paylaşım yapmalıyız ama o paylaşımlar sorgulayıcı, düşündürücü  ve çözümlemeci/analitik yaklaşımla olmalı.

Örnek mi istiyorsunuz?

Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, Twitter hesabından şu anekdotu paylaşmış:  "İster kulun olayım istersen öldür beni/ başkasını seversen İnan vururum seni.. bizim şarkılarımız böyle.. :("

İşte size topluma yansıyan arabesk kültürünün bir cümlelik özeti.

Sayın Dilipak'ın Twitter'da buna benzer ve dikkati çeken birçok paylaşımı var. (@aDilipak )

Son olarak...

Şunu söylemeden edemeyeceğim:

Güzel ülkemde o kadar çok kronikleşmiş toplumsal sorunlarımız varken, birbirinden kıymetli akademisyenlerin, yazarların, gazetecilerin, yani aydınların; televizyon ekranlarına iktidarı yerenler ve savunanlar olarak iki ayrı safta çıkmalarını ve 'cambaza bak cambaza' misali, sürekli suni gündemin peşinden koşmalarını da şaşkınlıkla takip ediyorum.

Sevgiyle kalın...  

Not: Kız çocuğuna yemek yapmasını öğretirken, erkek çocuğuna araba kullanmasını öğrettik. Sonra da "araba kullanamıyor" diye kadınları, "yemek yapamıyor" diye erkekleri eleştirdik. Şikayetçi olmak istemiyorsak erkek ve kadını eşit ve cinsiyet ayırımı yapmadan yetiştirelim. (Aamir Khan)

Not-2-: Yazı biraz uzadığı için Foça'yla ilgili soruları başka bir yazıda cevaplayacağım.

Not-3-  Beşiktaş Teknik Patronu Abdullah Avcı, bazı tipik Türk Teknik Direktörler gibi,  antrenmanlarda ve soyunma odasında, oyuncularını "Siz aslansınız,  kaplansınız, şöylesiniz, böylesiniz..." motivasyonuyla hazırlayan bir hoca değildir. Abdullah Hoca, bilime inanan bir teknik adamdır.

Sistematik ve veri tabanlı çalışır.  Dedikodulara itibar etmez. Dışarıdan yönlendirmelere prim vermez. Lafa değil, icraata bakar. Özetle, Beşiktaş camiası sabrettiği takdirde, Abdullah Avcı uzun vadede çok büyük işler başaracaktır. 

İlaveten, İskoç teknik adam Alex Ferguson'un kaleme aldığı "Hayat Hikâyem" adlı otobiyografik kitabını okumayan, yani Ferguson'un Manchester United'taki başarının sırrını henüz öğrenmemiş bir futbolseverle ben kalkıp da Abdullah Avcı'yı tartışmam! Varsın, arkadaşlarımın eşeği erkek olsun.

Son Yazılar