<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/">
    <channel>
        <title>Mahalli Gündem | Yerel Haberler, Ekonomi, Spor, Son Dakika - Sağlıklı Yaşam Haberleri  </title>
        <description>Mahalli Gündem, Türkiye&#039;nin 81 il ve ilçesindeki yerel haberler, belediye programları ve bölgesel gelişmeleri kapsayan bir internet haber portalıdır.</description>
        <link>https://www.mahalligundem.com</link>
        <language>tr</language>
        <pubDate>Tue, 14 Jul 2026 07:21:55 +0300</pubDate>
                                <item>
                <title>Sağlıkta yapay zekâ uygulamaları ve beklenen gelişmeler</title>
                                    <description>Dünyada veri üretiminin baş döndürücü hızla arttığını belirten Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, özellikle sağlık alanındaki büyümeye dikkat çekti.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Sağlıkta yapay zeka devrimi gerçekleşiyor!</span></h2>

<h3>Yapay zeka 2030’a kadar cerrahide yaygınlaşacak!</h3>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. <b>Türker Tekin</b> Ergüzel “Sağlıkta Yeni Teknolojiler ve Uygulama Alanları” başlıklı bir <b>seminer verdi</b>.</p>

<p>Psikiyatriden cerrahiye kadar geniş bir alanda <b>yüksek doğrulukla</b> çalışan sistemlerin geliştirildiğini dile getiren Prof. Dr. Ergüzel, “Amacımız <b>teknolojiyi</b> insanın faydasına sunmak. Sağlıkta <b>yapay zekâ</b> uygulamaları bu anlamda büyük bir <b>potansiyel taşıyor</b>.” dedi.</p>

<p><b>Yapay zeka</b> bu teknolojilerinin 2030’a kadar <b>hastanelerde</b> yaygın biçimde kullanılmasının beklendiğini söyleyen Prof. Dr. Ergüzel, “2026 yılındayız. 2030’a kadar yapay zekâ destekli <b>cerrahi yönlendirme</b> sistemlerinin, <b>hekim destekli</b> olmak şartıyla, hastanelerde beklenenden çok daha <b>hızlı yaygınlaşacağını</b> düşünüyorum.” diye konuştu.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “<b>Toplum İçin</b> Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel “Sağlıkta <b>Yeni Teknolojiler</b> ve Uygulama Alanları” başlıklı bir seminer verdi.</p>

<p>Seminerde konuşan Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, yapay zekânın <b>sağlık alanındaki</b> kullanımına ilişkin <b>çarpıcı değerlendirmelerde</b> bulunarak, üniversitelerde üretilen bilginin <b>toplumla buluşmasının</b> kritik önem taşıdığını vurguladı ve “<b>Bilim</b> sadece akademide kalmamalı, mutlaka <b>insana dokunan</b> bir ürüne dönüşmeli.” dedi.</p>

<p>Toplumsal katkının <b>4. nesil</b> üniversitelerin temel unsurlarından biri olduğuna <b>dikkat çeken</b> Prof. Dr. Ergüzel, sağlıkta yapay zekâ uygulamalarının bu anlayışın en <b>somut örneklerinden</b> biri olduğunu ifade etti.</p>

<h3>Sağlık verisi her yıl yüzde 40 artıyor</h3>

<p>Dünyada <b>veri üretiminin</b> baş döndürücü hızla arttığını belirten Prof. Dr. Ergüzel, özellikle sağlık alanındaki büyümeye dikkat çekti. <b>Sağlık verisinin</b> her yıl yaklaşık <b>yüzde 40</b> oranında arttığını kaydeden Prof. Dr. Ergüzel, “Bugün dünyada üretilen verinin yaklaşık <b>yüzde 30’u</b> sağlık sektörüne ait. Bu, muazzam bir <b>veri havuzu</b> anlamına geliyor.” diye konuştu.</p>

<p>Bu verilerin işlenmeden bir <b>anlam ifade</b> etmediğini dile getiren Prof. Dr. Ergüzel, “Eğer bu <b>veriyi analiz</b> etmezseniz, aslında bir madenin üzerinde oturuyorsunuz demektir.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Yapay zekâ ile hastalık tespitinde yüksek doğruluk</h3>

<p>Konuşmasında kendi çalışmalarına da değinen Prof. Dr. Ergüzel, yapay zekâ destekli sistemlerin özellikle <b>psikiyatrik hastalıkların</b> sınıflandırılmasında önemli <b>başarılar elde</b> ettiğini söyledi. <b>EEG verileri</b> üzerinden geliştirilen modellerin birçok hastalığı yüksek doğruluk oranlarıyla ayırt edebildiğini belirten Prof. Dr. Ergüzel, “Obsesif kompulsif bozukluk: <b>%89 doğruluk</b>. Yeme bozuklukları: <b>%93 doğruluk</b> ve <b>bağımlılık türleri</b> ise %96’ya varan doğruluk veriyor.” diye konuştu.</p>

<p>Bu sistemlerin hâlihazırda <b>klinik kullanımda</b> olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ergüzel, “Artık bu <b>çalışmalar</b> sadece akademik değil, doğrudan <b>hastaya temas</b> eden uygulamalara dönüştü.” dedi.</p>

<h3>Mahrem veri hem risk hem fırsat</h3>

<p>Yapay zekâ uygulamalarında kullanılan verilerin büyük bölümünün <b>kişiye özgü</b> olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ergüzel, ses, yüz ve <b>biyolojik verilerin</b> mahremiyet açısından hassasiyet taşıdığını ifade etti. Bu durumun hem <b>risk</b> hem de büyük bir <b>fırsat barındırdığını</b> belirten Ergüzel, “Bu veriler doğru kullanıldığında <b>sağlık sistemine</b> büyük katkı sağlar.” dedi.</p>

<h3>Doğadan ilham alan algoritmalar</h3>

<p>Konuşmasında yapay zekâ modellerinin <b>doğadan ilham</b> aldığını da anlatan Prof. Dr. Ergüzel, <b>karınca kolonileri</b> ve sürü davranışlarının <b>algoritmalara örnek</b> olduğunu söyledi. “<b>Sürü zekâsı</b> sayesinde en doğru ve en verimli yolu bulabiliyoruz” diyen Ergüzel, bu yöntemlerle veri içinden en <b>anlamlı bilgilerin</b> seçildiğini belirtti.</p>

<h3>Amaç ticari değil, insana hizmet</h3>

<p>Yapay zekâ çalışmalarının yalnızca <b>ticari kazanç</b> amacı taşımadığını vurgulayan Prof. Dr. Ergüzel, “Bizim önceliğimiz sağlık alanındaki <b>ihtiyaçlara çözüm</b> üretmek. Geliştirdiğimiz sistemler <b>hekimler tarafından</b> aktif olarak kullanılıyor.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Ergüzel, yapay zekânın gelecekte <b>sağlık hizmetlerinin</b> vazgeçilmez bir <b>parçası olacağını</b> belirterek, bu alandaki çalışmaların hız kesmeden devam edeceğini ifade etti.</p>

<p>Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, <b>yapay zekâ</b> çalışmalarında doğadan ilham alan yöntemlerin sağlık alanında <b>önemli başarılara</b> imza attığını söyledi. Ergüzel, <b>bireysel kararlar</b> ile kolektif akıl arasındaki farkın hem <b>insan hayatında</b> hem de algoritmalarda <b>belirleyici olduğunu</b> vurguladı.</p>

<h3>Tek başına karar yerine kolektif akıl daha doğru sonuç veriyor</h3>

<p>Karar verme süreçlerini “<b>sürü zekâsı</b>” üzerinden örneklendiren Prof. Dr. Ergüzel, bireylerin tek başına verdiği kararların her zaman <b>en iyi</b> sonucu getirmediğini ifade etti. Özellikle <b>meslek seçimi</b> gibi kritik süreçlerde, <b>deneyimli kişilerin</b> bilgi ve tecrübelerinden yararlanmanın daha doğru sonuçlara ulaştırdığını belirten Ergüzel, “Topluluk tecrübesi, <b>bireysel kararlardan</b> çoğu zaman daha <b>optimum sonuçlar</b> üretir.” dedi.</p>

<p>Bu yaklaşımın <b>matematiksel olarak</b> da modellendiğini kaydeden Ergüzel, yapay zekâ algoritmalarında <b>sürü davranışlarının</b> başarıyla kullanıldığını söyledi.</p>

<h3>Karınca, kuş ve balıklar yapay zeka modellerini yön veriyor…</h3>

<p>Sunumunda doğadan ilham alan <b>üç temel</b> algoritmaya değinen Prof. Dr. Ergüzel; karınca kolonileri, <b>kuş</b> ve <b>balık sürüleri</b> ile arı davranışlarının <b>yapay zekâ</b> modellerine yön verdiğini ifade etti.</p>

<p>Özellikle arıların iletişim biçiminin <b>dikkat çekici</b> olduğunu belirten Ergüzel, arıların “<b>waggle dance</b>” adı verilen özel bir hareketle diğer arılara <b>üç kritik</b> bilgi aktardığını anlattı. Ergüzel, “Arılar bu bilgilerle 6 kilometreye kadar <b>noktasal doğrulukla</b> nektar kaynağına ulaşabiliyor. Bu, doğadaki en etkileyici <b>optimizasyon sistemlerinden</b> biri.” diye konuştu.</p>

<h3>Çiçekler arılara elektrikle sinyal veriyor</h3>

<p>Çiçeklerin negatif, arıların ise <b>pozitif elektrik</b> yüküne sahip olduğunu belirten Ergüzel, bu sayede arıların <b>nektar bulunan</b> çiçekleri ayırt edebildiğini söyledi.</p>

<p>“Nektarı alınmış çiçekler <b>nötrleşiyor</b> ve diğer arılar o çiçeğe gitmiyor” diyen Ergüzel, bu mekanizmanın doğadaki kusursuz verimliliğin bir <b>örneği olduğunu</b> vurguladı.</p>

<h3>Yapay zekâda “doğru veriyi seçmek” başarının anahtarı</h3>

<p>Büyük veriyle çalışmanın en <b>önemli zorluklarından</b> birinin doğru veriyi seçmek olduğunu ifade eden Ergüzel, geliştirdikleri algoritmalar sayesinde <b>veri optimizasyonunda</b> ciddi ilerleme kaydettiklerini belirtti.</p>

<p>“48 farklı veriyle <b>yüzde 60</b> doğruluk elde ederken, <b>algoritmalar</b> bize en değerli 22 veriyi seçti ve <b>doğruluk oranı</b> yüzde 80’e çıktı.” diyen Ergüzel, <b>derin öğrenme</b> teknikleriyle bu oranların yüzde 90’ın üzerine ulaştığını kaydetti.</p>

<h3>Zihinden kontrol edilen robot kol geliştirildi</h3>

<p><b>Beyin sinyalleriyle</b> kontrol edilen <b>robot kol</b> konusuna da işaret eden Prof. Dr. Ergüzel, <b>EEG verileri</b> kullanılarak geliştirilen sistemde, bireylerin yalnızca düşünerek robot kolu <b>hareket ettirebildiğini</b>, bu teknolojinin özellikle <b>felçli hastalar</b> için umut verici olduğunu söyledi.</p>

<h3>Yüzden duygu okuyan yapay zekâ</h3>

<p>Prof. Dr. Ergüzel, bir <b>başka projede</b> ise yapay zekânın yüz ifadelerinden <b>duygu analizi</b> yapabildiğini dile getirerek, <b>40 bin</b> veriyle eğitilen sistemin; <b>mutluluk</b>, korku, öfke, şaşkınlık ve üzüntü gibi <b>temel duyguları</b> yüzde 85-90 doğrulukla <b>tespit edebildiğini</b> ifade etti.</p>

<p><b>Bilgi odaklı</b> eğitim sistemlerinin yetersiz kalacağını belirten Prof. Dr. Ergüzel, “Artık makineler <b>bilgi işleme</b> konusunda insanları geçiyor. Bu nedenle <b>eğitim sistemlerinin</b> empati, değerler, <b>takım çalışması</b> ve bağımsız düşünme gibi <b>becerilere odaklanması</b> gerekiyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<h3>Teknoloji insan için kullanılmalı</h3>

<p>Yapay zekânın hızla geliştiğini ancak <b>doğru kullanılmasının</b> kritik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ergüzel, sağlık alanındaki çalışmaların <b>insan odaklı</b> olması gerektiğini belirterek, “Amacımız <b>teknolojiyi</b> insanın faydasına sunmak. Sağlıkta <b>yapay zekâ</b> uygulamaları bu anlamda büyük bir <b>potansiyel taşıyor</b>.” dedi.</p>

<h3>Mikromimikleri dahi analiz edebiliyoruz</h3>

<p>Geliştirdikleri <b>yapay zekâ</b> sistemlerinin yalnızca temel duyguları değil, <b>mikromimikleri</b> de analiz edebildiğini ifade eden Prof. Dr. Ergüzel, <b>yüksek çözünürlüklü</b> görsellerde çok daha başarılı sonuçlar elde ettiklerini söyledi.</p>

<p>Yapay zekânın <b>mutluluk gibi</b> duyguları da kendi içinde alt <b>kategorilere ayırabildiğini</b> belirten Prof. Dr. Ergüzel, “Artık sadece ‘mutlu’ demekle kalmıyoruz, mutluluğun <b>farklı tonlarını</b> da mikromimikler üzerinden <b>analiz edebiliyoruz</b>.” diye konuştu.</p>

<h3>Cerrahide yapay zekâ</h3>

<p>Ameliyathanelerde <b>yapay zekâ</b> kullanımına ilişkin soru üzerine değerlendirmede bulunan Ergüzel, kesin bir <b>tarih vermenin</b> zor olduğunu ancak sürecin <b>hızlı ilerlediğini</b> vurgulayarak, şunları söyledi:</p>

<p>“<b>2026 yılındayız</b>. 2030’a kadar yapay zekâ destekli <b>cerrahi yönlendirme</b> sistemlerinin, hekim destekli olmak şartıyla, hastanelerde beklenenden <b>çok daha</b> hızlı yaygınlaşacağını düşünüyorum.”</p>

<h3>Psikiyatride ulaşılan başarı cerrahi için umut veriyor</h3>

<p>Yapay zekânın <b>psikiyatrik hastalıkların</b> teşhisinde ulaştığı yüksek <b>doğruluk oranlarının</b>, diğer tıbbi alanlar için de <b>umut verici</b> olduğunu belirten Prof. Dr. Ergüzel, özellikle obsesif kompulsif bozukluk (<b>OKB</b>) gibi zor tanı konulan hastalıklarda <b>yüzde 90’lara</b> varan <b>başarı elde</b> ettiklerini hatırlattı.</p>

<p>Bu gelişmelerin cerrahi başta olmak üzere <b>diğer branşlarda</b> da yapay zekâ kullanımının <b>önünü açacağını</b> ifade eden Prof. Dr. Ergüzel, “Bu başarılar, <b>klinik uygulamalarda</b> yapay zekânın daha hızlı entegre edileceğini gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Yapay zekânın <b>sağlık alanındaki</b> yükselişine dikkat çeken Prof. Dr. Ergüzel, önümüzdeki yıllarda bu teknolojilerin hem <b>hekimler</b> hem de <b>hastalar için</b> vazgeçilmez hale geleceğini <b>sözlerine ekledi</b>.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/saglikta-yapay-zeka-uygulamalari-ve-beklenen-gelismeler_6a5537b9cd75e.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/saglikta-yapay-zeka-uygulamalari-ve-beklenen-gelismeler/83027</link>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 21:45:51 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Limonatadaki en büyük hijyen riski: Buz ve kullanılan su!</title>
                                    <description>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, yaz aylarında sık tüketilen limonatanın hangi durumlarda riskli hangi durumlarda güvenli olduğu hakkında açıklamalarda bulundu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Açıkta bekleyen limonata sağlık riski taşıyor!</span></h2>

<p>Yaz aylarında serinlemenin sağlıklı bir yolu olduğu düşünülerek limonatanın sık tercih edildiğini belirten uzmanlar, doğru hazırlanmadığında <b>sağlık</b> açısından risk oluşturabildiğini söylüyor.</p>

<p>Limonatanın oda sıcaklığında en fazla <b>1–2 saat</b> güvenle kalabileceğine dikkat çeken <b>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu</b>, "Süre uzadıkça özellikle yaz sıcaklarında mikroorganizma üreme riski artar. Dışarıda satılan limonatalarda en sık <b>hijyen</b> riski kullanılan su ve buzdan kaynaklanır." dedi. Yüksek <b>şeker</b> içeriğinin de kan şekeri dalgalanmalarına ve uzun vadede kilo artışına zemin hazırlayabileceğini aktaran İspiroğlu, <b>diyabetli</b> bireylerin limonata tüketiminde daha dikkatli olması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, yaz aylarında sık tüketilen limonatanın hangi durumlarda riskli hangi durumlarda güvenli olduğu hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Açıkta bekleyen limon suyu sağlık açısından risk oluşturabilir!</h3>

<p>Limonun <b>C vitamini</b> açısından zengin, potasyum ve antioksidan bileşenler içeren bir meyve olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, "Yaz aylarında serinletici etkisiyle limonata sık tercih edilir. Doğru hazırlandığında ve kontrollü tüketildiğinde sağlıklı bir seçenek olabilir; ancak <b>hijyen</b> ve <b>şeker</b> içeriği uygun değilse risk oluşturur." dedi.</p>

<p>Limonatanın oda sıcaklığında en fazla <b>1–2 saat</b> güvenle kalabileceğine dikkat çeken İspiroğlu, "Sıcak yaz koşullarında bu süre <b>1 saate</b> kadar düşebilir. Bu süre uzadıkça özellikle yaz sıcaklarında mikroorganizma üreme riski artar. Açıkta bekleyen limon suyu veya hazır karışımlar bu nedenle <b>sağlık</b> açısından risk oluşturabilir." uyarısını yaptı.</p>

<p>Limonatadaki en büyük hijyen riski: Buz ve kullanılan su!</p>

<p>Dışarıda satılan limonatalarda en sık hijyen riskinin kullanılan su ve buzdan kaynaklandığını vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, "İçme suyu kalitesinde olmayan <b>buzlar</b> tüm içeceği riskli hale getirebilir." dedi.</p>

<p>Ayrıca yıkanmadan kullanılan veya kesildikten sonra bekletilen limonların mikroorganizma yükünün arttığını kaydeden İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>"Kesilmiş limonların uzun süre bekletilmesi güvenli değildir. <b>Taze sıkılmış</b> limonata besin değeri açısından daha avantajlıdır. <b>Hazır karışımlar</b> ise genellikle daha fazla şeker içerir ve besin değeri daha düşüktür ayrıca <b>gıda katkı maddeleri</b> içerebilir."</p>

<h3>Diyabetik bireyler limonata tüketiminde dikkatli olmalı!</h3>

<p>İyi bir limonatanın üç temel şartı olduğuna değinen İspiroğlu, "Hijyenik hazırlanmış olması, uzun süre bekletilmemiş olması ve şeker içeriğinin kontrollü olması gerekir. Bu üç koşul sağlanmadığında limonata masum bir içecek olmaktan çıkar ve <b>sağlık</b> açısından risk oluşturabilir." dedi.</p>

<p>Limonatanın çoğu zaman zararsız görülse de yüksek <b>şeker</b> içeriğinin kan şekeri dalgalanmalarına yol açabileceğine işaret eden İspiroğlu, "Daha çabuk acıktırabilir ve uzun vadede karın çevresi yağlanmasını artırabilir. Bu nedenle az şekerli hazırlanması önemlidir. Bal veya meyve dilimleri ile de tatlandırılabilir. <b>Diyabetik</b> bireylerde limonata şekersiz hazırlanmış olsa bile kontrollü tüketilmesi gerekir; çünkü içeriğine eklenen doğal veya ilave şeker kaynakları fark edilmeden <b>karbonhidrat</b> alımını artırabilir ve porsiyon kontrolü kolayca aşılabilir." açıklamasını yaptı.</p>

<h3>Ev yapımı limonata hijyenik hazırlanır ve fazla şeker içermezse güvenli bir seçenek!</h3>

<p>Ev yapımı limonatanın genelde daha güvenli olduğunu dile getiren Hülya Yiğit İspiroğlu, "Ancak fazla şeker kullanılırsa veya hijyen kurallarına dikkat edilmezse bu avantaj ortadan kalkar." dedi.</p>

<p>Dışarıda limonata tercih edilecekse taze hazırlanmış olması, açıkta uzun süre beklememiş olması ve kullanılan buzun güvenilir olmasının önemli kriterler olduğunu yineleyen İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>"Yaz aylarında serinlemek için en güvenli ve sağlıklı seçenekler <b>su</b>, <b>ayran</b>, <b>sade maden suyu</b> ve evde hazırlanmış şekersiz bitki çaylarıdır. Taze nane, limon dilimi veya meyve ile aromalandırılmış sular ise şeker eklemeden lezzet artırmak için iyi bir alternatiftir."</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/limonatadaki-en-buyuk-hijyen-riski-buz-ve-kullanilan-su_6a521a7d0d88c.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/limonatadaki-en-buyuk-hijyen-riski-buz-ve-kullanilan-su/83002</link>
                <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 13:15:21 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak Havada Dışarıda Yoğun Aktivite Yapanlar Dikkat!</title>
                                    <description>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, aşırı sıcaklarda dışarıda yoğun fiziksel aktivite yapılmasının ani ölüm riskini artırdığı uyarısında bulundu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Sıcakta dışarıda yapılan yoğun aktivite ani ölüm riskini artırabiliyor!</span></h2>

<p>İklim değişikliğiyle birlikte sıcak hava dalgalarının daha sık görüldüğünü belirten uzmanlar, bu durumun özellikle <b>kalp-damar sistemi</b> üzerinde ciddi sağlık riskleri oluşturduğunu söylüyor.</p>

<p>Yüksek sıcaklıklar nedeniyle damarların genişlediğini ve yoğun terlemeyle sıvı kaybı yaşandığını ifade eden <strong>Kardiyoloji</strong> Uzmanı <b>Prof. Dr. Mehmet Baltalı</b>, "Sıvı kaybı ve damar genişlemesi nedeniyle kalp, tüm vücuda kan pompalayabilmek için daha fazla kasılmak ve daha hızlı çarpmak zorunda kalır. Bu durum kalbin iş yükünü ve <b>oksijen ihtiyacını</b> net bir şekilde artırır." dedi.</p>

<p>Aşırı sıcakların en çok <b>yaşlılar</b>, kalp-damar hastaları ve <b>kalp yetmezliği</b> bulunan bireyleri tehdit ettiğine vurgu yapan Prof. Dr. Baltalı, sıcaklıklarda dışarıda yoğun fiziksel aktivitenin <b>ölüm riskini</b> artırabileceğine dikkat çekti.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NP<a href="https://www.mahalligundem.com/istanbul-mahalli-gundem">İSTANBUL</a> Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı <b>Prof. Dr. Mehmet Baltalı</b>, artan sıcak hava dalgalarının kalp ve damar sistemi üzerindeki hayati riskleri ile bu risklerden korunmak için alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<h3>Sıcaklık yükseldiğinde vücut damarları genişler ve yoğun terlemeyle sıvı kaybedilir!</h3>

<p>Son 15-20 yılda iklim değişikliğine bağlı olarak sıcak hava dalgalarının ciddi oranda artış gösterdiğini dile getiren <b>Prof. Dr. Mehmet Baltalı</b>, "Günümüzde Avrupa'nın birçok bölgesinde sıcaklıkların 30-35°C'nin üzerine çıkmasının, insanlarda acil servise başvuru ve ölüm oranlarını arttırdığı, <b>kalp-damar sisteminde</b> ciddi problemlere yol açtığı görülmekte." dedi.</p>

<p>Çevre sıcaklığının belirli bir derecenin üzerine çıktığında vücudun iki temel reaksiyon gösterdiğine işaret eden Prof. Dr. Baltalı, "İlk olarak vücudu soğutmak amacıyla damarlar genişler, yani <b>vazodilatasyon</b> gerçekleşir. Bu durum tansiyonun düşmesine ve fenalık hissine neden olabilir. İkinci olarak da vücut ısısını dengelemek için terleme başlar, fakat yoğun terleme vücudun ciddi oranda <b>sıvı kaybetmesine</b> yol açar." şeklinde konuştu.</p>

<h3>Aşırı sıcaklar, özellikle yaşlılar ve kalp hastaları için hayati tehlike oluşturuyor!</h3>

<p>Sıvı kaybı ve damar genişlemesi nedeniyle kalbin, tüm vücuda kan pompalayabilmek için daha fazla kasılmak ve daha hızlı çarpmak zorunda kaldığını vurgulayan Prof. Dr. Baltalı, şunları söyledi:</p>

<p>"Bu durum kalbin iş yükünü ve oksijen ihtiyacını net bir şekilde artırır. Yüksek sıcaklıklar özellikle metabolik yanıtları azalan <b>yaşlılar</b>, <b>kalp-damar hastalığı</b> olanlar ve kalp yetmezliği hastaları için ciddi hayati tehlike oluşturur. Bunun yanı sıra sıcak hava dalgalarında, yani sıcaklığın 39-45 derecelere ulaştığı zamanlarda dışarıda hareket etmek risklidir. Sporcular her ne kadar antrenmanlı olsa da bu havalarda dışarıda çalışan <b>işçilerde</b> ve yoğun fiziksel aktivite gösterenlerde <b>ölüm oranları</b> çok net bir şekilde artar."</p>

<h3>Sıcak dalgalarında en büyük risk susuzluk ve yanlış saatlerde yapılan egzersiz!</h3>

<p>Bu olumsuz etkilerden korunmak için sıcak dalgası olduğu zamanlarda mümkün olduğunca dışarı çıkmamak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Baltalı, "Vücudun susuz kalmasını önlemek amacıyla bol sıvı tüketilmeli ve fiziksel aktiviteler kesinlikle günün en sıcak saatlerinde yapılmamalı. Dışarıda spor yapmak isteyenler bu aktiviteyi havanın daha serin olduğu <b>sabah</b> veya <b>akşam</b> saatlerine kaydırmalı." diyerek sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/sicak-havada-disarida-yogun-aktivite-yapanlar-dikkat_6a50bdf52fd0d.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/sicak-havada-disarida-yogun-aktivite-yapanlar-dikkat/82987</link>
                <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 12:30:39 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Eşrefpaşa Hastanesi’nde Gebe Okulu için yeni kayıt dönemi</title>
                                    <description>Eşrefpaşa Hastanesi’ndeki Gebe Okulu’nda anne adayları kulaktan dolma bilgiler yerine uzmanlardan eğitim alıyor. Psikolog, diyetisyen, fizyoterapist, ebe ve...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Annelere güvenli doğum dersi</span></h2>

<p>Eşrefpaşa Hastanesi’ndeki Gebe Okulu’nda anne adayları kulaktan dolma bilgiler yerine uzmanlardan eğitim alıyor. <b>Psikolog</b>, <b>diyetisyen</b>, <b>fizyoterapist</b>, <b>ebe</b> ve <b>hekimlerin</b> görev aldığı program, doğum kaygısını azaltmayı hedefliyor. Yeni program için kayıtlar da başladı.</p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği bünyesinde açılan Gebe Okulu; hekim, ebe ve hemşireler eşliğinde <b>20 haftalık</b> gebelere, lohusalara ve baba adaylarına yönelik kapsamlı bir eğitim programı sunuyor. Okulda gebelik süreci, doğum, doğum sonrası bebek bakımı, emzirme danışmanlığı gibi pek çok konuda bilgi verilirken, anne adayları ve yeni doğum yapan annelerin ruhsal ve fiziksel olarak sürece hazırlanması için <b>psikolojik destek</b> ve <b>diyetisyen desteği</b>, <b>ağız</b> ve <b>diş sağlığı</b> muayenesi, <b>pilates</b> ve <b>yoga</b> gibi hizmetler de veriliyor. <b>Üç haftalık</b> eğitim sürecinin ardından katılımcılara mezuniyet belgeleri takdim ediliyor. Gebe Okulu’na gitmek isteyenler için kayıt süreci de yeniden başladı.</p>

<h3>Doğuma hazırlanıyorlar</h3>

<p>Gebe Okulu hakkında bilgi veren Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hilal Elbi, “Anne adaylarını gebelik, doğum ve lohusalık süreçlerine hem fiziksel hem de psikolojik olarak hazırlayan kapsamlı bir eğitim programı veriyoruz. Bu eğitim programı; doğuma hazırlık, yeni doğan bakımı, emzirme, lohusalık dönemlerine ait bilgileri içeriyor. Beslenme konusunda diyetisyenimiz devreye girerken, gebelik, doğum ve lohusalık eğitimlerini ebe ve hekimler veriyor. Egzersizleri fizyoterapistimiz yaptırıyor, diş muayeneleri diş hekimlerimiz tarafından yapılıyor. Ayrıca gebelik ve doğum süreci için psikolog hizmeti veriliyor. Gebe Okulu’nun asıl amacı, anne ve baba adaylarını kendine güvenen ebeveynler olarak doğuma hazırlamak. Geri bildirimler de olumlu oluyor. Anne adayları; çok memnun kaldıklarını, bilgilendiklerini, kendilerini güvende hissettiklerini söylüyor. Korkularla, bilinmezliklerle doğuma girmektense burada gebeliğin ve doğumun aşamalarını, doğumun nasıl gerçekleşebileceğini, nelerle karşılaşabileceklerini, nasıl emzireceklerini öğreniyorlar. Anne ve baba adayları ile lohusalar, Gebe Polikliniği üzerinden Gebe Okulu’na başvuruda bulunabiliyor” bilgisini verdi.</p>

<h3>“Gebe Okulu’nu tavsiye ediyorum”</h3>

<p>Eğitimlere katılan <b>30 haftalık</b> hamile Tuğba Karasan, “Kendimi gebelik ve doğum konusunda bilinçlendirmek istedim. O yüzden Eşrefpaşa Hastanesi Gebe Okulu’na kaydımı yaptırdım. İki haftadır geliyorum. Çok etkili bilgiler öğrendim. Stresimi daha iyi yöneteceğim bilgiler edindim. Bazı şeyler dışarıdan bakıldığı kadar kolay olmuyor. Burada bizzat görerek, sorarak ve uygulamalı yaparak öğrendiğimiz için gerçekten bebeğimize bakıyor duygusunu hissedebiliyoruz. Birebir eğitimin farkını görüyoruz. Anne adaylarına, hem bilinçli anne olmaları adına hem de çocuklarını daha iyi bir şekilde korumaları adına Gebe Okulu’nu tavsiye ediyorum” diye konuştu.</p>

<h3>“Kendimizi güvende hissediyoruz”</h3>

<p><b>22 haftalık</b> hamile Merve Avşar da “Gebelik sürecinde bilgi edinme amaçlı araştırma içindeydim. Buraya muayeneye geldiğimde Gebe Okulu’ndan bahsettiler. Hastane temiz ve düzenliydi ve buraya gelmeyi tercih ettim. Eğitimlerde bizimle çok ilgileniyorlar. Burada bebeğin bakımını, onu emzirmeyi, yıkamayı öğreniyoruz. Dışarıdan çok kolay gibi geliyor ama neticede küçücük bir can ve bunları en başından öğrenmek çok farklı bir duygu. Buraya aslında en başta kendimiz için geliyoruz. Önce kendi duygularını yönetmen gerekiyor. Kendini iyi ve yeterli hissedersen zaten bebeğe de yeterli gelirsin ve onu sağlıklı büyütürsün. Dışarıdan öğrendiğimiz bilgilerle burada öğrendiğimiz bilgiler arasında çok fark var. Kulaktan dolma bilgilerle değil uzmanlardan bilgi edindiğimizde içimiz daha rahat oluyor, kendimizi güvende hissediyoruz” dedi.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/esrefpasa-hastanesinde-gebe-okulu-icin-yeni-kayit-donemi_6a4e1a7c0ead8.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/esrefpasa-hastanesinde-gebe-okulu-icin-yeni-kayit-donemi/82952</link>
                <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:27:16 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür!</title>
                                    <description>Klinik Psikolog Sena Kalaz, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Eleştiride doğru yaklaşım fark yaratıyor!</span></h2>

<p>Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen güçlü bir iletişim aracı olduğunu belirten uzmanlar, <b>kişiliği</b> hedef alan eleştirilerin ise savunmacılığı artırabildiğini söylüyor.</p>

<p>İnsan beyninin kimliğine yönelik eleştirileri fiziksel tehdit kadar güçlü algılayabildiğine dikkat çeken <b>Klinik Psikolog</b> Sena Kalaz, "Utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur." dedi. Davranışa odaklanan bir yaklaşımın ise bireyin <b>değişim motivasyonunu</b> önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Kalaz, sağlıklı eleştirinin <b>empati</b>, <b>saygı</b> ve çözüm odaklı bir iletişim anlayışıyla yapılmasının önemini vurguladı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi <strong>NPİSTANBUL </strong>Hastanesi Klinik Psikolog <strong>Sena Kalaz</strong>, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Eleştiride hedef kişilik değil, davranış olmalı!</h3>

<p>Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen en önemli iletişim araçlarından biri olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, "Ancak bunun için odağın kişinin karakterine değil, <b>gözlemlenebilir davranışlarına</b> yönelmesi gerekir." dedi.</p>

<p>Davranışa odaklanan eleştirinin, kişinin yaptığı belirli bir eylemi, o eylemin sonuçlarını ve değiştirilebilir yönlerini ele alırken, kişiliğe yönelik eleştirinin bireyin <b>kimliğini</b> hedef aldığına işaret eden Kalaz, "Örneğin, 'sen dikkatsiz bir insansın' demek yerine 'bu raporda bazı ayrıntılar gözden kaçmış, bunları birlikte gözden geçirebiliriz' demek hem aynı sorunu ifade eder hem de kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olmaz." şeklinde konuştu.</p>

<h3>İnsan beyni, kimliğine yönelik tehditleri fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabilir!</h3>

<p>Psikolojik açıdan kişiliğe yönelik eleştirilerin daha yıkıcı olduğuna dikkat çeken Sena Kalaz, "Çünkü kişilik, bireyin benlik algısının ve <b>öz değerinin</b> temel bileşenlerinden biridir." dedi.</p>

<p>İnsan beyninin kimliğine yönelik tehditleri, fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabileceğini aktaran Kalaz, şöyle devam etti:</p>

<p>"Bu nedenle kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler savunmacılığı artırır, <b>utanma</b>, <b>öfke</b> ve <b>değersizlik</b> duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur. Buna karşılık davranış odaklı geri bildirim, değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir durumu işaret ettiği için bireyde 'ben kötü bir insanım' yerine 'bu davranışımı farklı yapabilirim' düşüncesini destekler. Bu nedenle davranış odaklı geri bildirimler psikoloji literatüründe daha yapıcı kabul edilir; çünkü suçlayıcı değil <b>geliştirici</b> bir yaklaşım sunar, öğrenmeyi teşvik eder ve <b>öz yeterlilik</b> duygusunu korur."</p>

<h3>İnsanlar çoğu zaman tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi etiketleme eğilimi gösterir!</h3>

<p>İnsanlar eleştiri yaparken sıklıkla kişiliğe yönelme eğilimi gösterdiklerini kaydeden Kalaz, "Bunun en önemli nedenlerinden biri, öfke ve hayal kırıklığı gibi yoğun duygular yaşandığında beynin olayları genelleyerek değerlendirme eğilimidir. Tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi 'sorumsuz', 'bencil', 'tembel' ya da 'saygısız' olarak <b>etiketlemek</b> daha kolay gelir." dedi.</p>

<p>Ayrıca çocukluk döneminde aile içinde ya da okul ortamında maruz kalınan iletişim biçimlerinin de bu alışkanlığı pekiştirdiğini dile getiren Kalaz, "Sürekli kişiliği eleştirilerek büyüyen bireyler, yetişkinlikte farkında olmadan aynı dili kullanabilirler. Bunun yanında <b>iletişim becerilerinin</b> yetersiz olması, davranış ile kişilik arasındaki ayrımın bilinmemesi ve temel yükleme hatası olarak adlandırılan bilişsel eğilim de kişilik odaklı eleştirileri artırır; insanlar başkalarının hatalarını çoğu zaman karakter özellikleriyle açıklarken, kendi hatalarını koşullara bağlama eğilimindedir." açıklamasını yaptı.</p>

<h3>Kişiliği değil, davranışı eleştirmek değişim motivasyonunu artırır!</h3>

<p>Davranışa odaklanan bir yaklaşımın, bireyin <b>değişim motivasyonunu</b> önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, "Çünkü insanlar değiştirebilecekleri alanlara ilişkin geri bildirim aldıklarında daha fazla sorumluluk üstlenir, çözüm üretmeye yönelir ve gelişim için çaba göstermeye istekli olurlar." dedi.</p>

<p>Kişiliği hedef alınan bireyin ise çoğunlukla umutsuzluk hissettiğini belirten Kalaz, "'Ben zaten böyle biriyim' düşüncesi değişim isteğini azaltabilir. Davranış odaklı geri bildirim ise <b>gelişim zihniyetini</b> destekler ve bireyin yaptığı davranışın kimliğiyle eş anlamlı olmadığını hissettirir. Bu durum özellikle çocukların eğitiminde, çift ilişkilerinde, ebeveyn tutumlarında ve iş yaşamında daha sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar." diye konuştu.</p>

<h3>Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür!</h3>

<p>Sağlıklı bir eleştiri kültürünün toplumda gelişebilmesi için öncelikle aile içinde çocuklara yargılayıcı değil açıklayıcı bir iletişim modeli sunulması gerektiğine vurgu yapan Kalaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>"Okullarda duygusal farkındalık ve etkili iletişim becerileri öğretilmeli, iş yaşamında ise geri bildirim kültürü yalnızca hata odaklı değil, güçlü yönleri de görünür kılan dengeli bir anlayışla uygulanmalı. Eleştirinin doğru zamanlama ile yapılması, somut örneklere dayanması, çözüm önerisi içermesi, <b>empatiyle</b> sunulması ve kişinin onurunu zedelemeyecek bir dil kullanılması da bu kültürün temel unsurlarıdır. Doğruları ifade etmek yalnızca dürüst olmak değil, aynı zamanda bunu karşımızdaki kişinin gelişimine katkı sağlayacak, saygılı ve yapıcı bir iletişim diliyle yapabilmek anlamına da gelir. Çünkü insanlar en çok yargılandıklarında değil, <b>anlaşıldıklarını</b> hissettiklerinde değişime açık hale gelirler ve gerçek anlamda etkili eleştiri de tam olarak bu zeminde mümkün olur."</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/saglikli-elestiri-empati-saygi-ve-cozum-odakli-iletisimle-mumkundur_6a4c07d10cbfb.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/saglikli-elestiri-empati-saygi-ve-cozum-odakli-iletisimle-mumkundur/82940</link>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 22:34:06 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Paranoyanın temel belirtisi hezeyandır!</title>
                                    <description>Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, paranoyanın belirtileri, şizofreni ve paranoid kişilikten farkları, olası risk faktörleri ve tedavi sürecinde...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>- Bana mı baktı? Beni mi takip ediyor?</h2>

<h3><strong>- Paranoya sadece şüphecilik değil!</strong></h3>

<p><b>Paranoyanın</b> temel belirtisinin, mantıklı açıklamalarla değiştirilemeyen <b>hezeyan (sanrı)</b> olduğunu belirten uzmanlar, hastaların düşüncelerinin <b>gerçek olduğuna</b> kesin olarak inandığını söylüyor.</p>

<p>Bu yanlış inancın sıklıkla bir <b>fenalık görme</b> veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden <b>Psikiyatri Uzmanı</b> Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, “Kişi Tanrı, peygamber ya da <b>ermiş olduğuna</b>, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir <b>cemaat de</b> toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini <b>ispat edemezsiniz</b>.” dedi. Paranoyanın <b>şizofreniden farklı</b> olarak kişinin yaşamının diğer alanlarında <b>işlevselliğini koruyabildiğine</b> dikkat çeken Prof. Dr. <b>Tan</b>, <b>paranoid kişilik</b> ile paranoyanın da birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurguladı.</p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, paranoyanın belirtileri, <b>şizofreni</b> ve paranoid kişilikten farkları, olası <b>risk faktörleri</b> ve tedavi sürecinde yaşanan güçlükleri hakkında <b>açıklamalarda bulundu</b>.</p>

<h3>Paranoyanın temel belirtisi hezeyandır!</h3>

<p>Paranoyanın, tek belirtisi <b>hezeyan (sanrı)</b> olan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, “Hezeyan ya da sanrı, mantıklı tartışmayla <b>düzeltilemeyen yanlış</b> inançtır. Yani kişi yanlış bir şeye inanır ve katiyen aksini <b>ispat edemezsiniz</b>. Ne yaparsanız yapın, bu düşünceyi değiştiremezsiniz.” dedi.</p>

<p>Bu yanlış inancın sıklıkla bir <b>fenalık görme</b> veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. <b>Tan</b>, “Kişi, ‘birileri <b>beni takip</b> ediyor, beni öldürecekler’, ‘evime <b>kameralar yerleştirdiler</b>’, ‘televizyonda geçen altyazılar beni tehdit ediyor’, ‘insanlar bana <b>zarar vermeye</b>, beni delirtmeye çalışıyor’ diye düşünebilir. Katiyen aksini ispat edemezsiniz. Kişi buna inanır. Bu yanlış inanç <b>mistik alanda</b> da olabilir. Kişi <b>Tanrı, peygamber</b> ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir <b>cemaat de</b> toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz. Ya da <b>İstanbul'un</b> üçte birinin kendisinin olduğuna, büyük bir <b>icat yaptığına</b> veya <b>500 tane</b> patent hakkı bulunduğuna inanabilir. Tamamen <b>gerçek dışı</b> olduğu ve herkese gerçek dışı geldiği hâlde kişi <b>buna inanır</b> ve kendi içinde tutarlı birtakım kanıtlarla bunu savunur.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Fazla bilgiye maruz kalmak, kişinin paranoyaya olan yatkınlığını ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir!</h3>

<p><b>Yapay zekâ</b> ile üretilen içeriklerin yanıltıp <b>paranoyaya sebep</b> olduğuna dair henüz bir bulgu olmadığını aktaran Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, “Tabii bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; <b>paranoya hastaları</b> vardır, bir de <b>paranoyaya yatkın</b> olanlar vardır. Fazla bilgiye <b>maruz kalmak</b>, fazla araştırma yapmak ve fazla soruşturmak kişinin <b>paranoyaya olan</b> yatkınlığını besleyip ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir.” dedi.</p>

<p>En önemli faktörlerden birinin <b>madde kullanımı</b> olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. <b>Tan</b>, “Esrar dâhil <b>metamfetamin</b> ve <b>kokain</b> çok sıklıkla paranoya durumuna <b>yol açar</b>. Uzun süre <b>alkol kullanımı</b> da paranoya gelişimine <b>yol açabilir</b>.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir!</h3>

<p>Paranoya yaşayan kişinin, gerçekle <b>düşünceyi birbirinden</b> ayırt edemediğine işaret eden Prof. Dr. <b>Tan</b>, “Düşüncelerinin <b>gerçek olduğuna</b> inanır ve çevresinden <b>kanıt toplar</b>.” dedi.</p>

<p><b>Paranoya</b> ile <b>şizofreni arasındaki</b> farklara değinen Prof. Dr. <b>Tan</b>, şunları söyledi:</p>

<p>“<b>Şizofrenide</b> de hezeyanlar görülür. Fakat <b>şizofreni hastası</b> kanıt toplamaz ve <b>tutarlı olma</b> kaygısı gütmez. <b>Paranoyada ise</b> kişi kanıt toplar ve tutarlı olma kaygısı güder. Üstelik paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün <b>alanlar normaldir</b>. Kişi işini başarıyla <b>devam ettirir</b>, ailevi sorumluluklarını yerine getirir, çevresiyle <b>ilişkilerini sürdürür</b>. Düzgün konuşur, düzgün anlatır ve dinler. Bu yüzden aile hastalığın <b>şiddetinin farkında</b> olsa da, kişinin hayatındaki diğer alanlar <b>normal olduğu</b> için bazı insanları da kendisine inandırabilir.”</p>

<h3>Paranoya ile paranoid kişilik aynı şey değil!</h3>

<p>Paranoya ile aşırı şüphecilik, yani <b>paranoid eğilim</b> ya da <b>paranoid kişiliğin</b> aynı şey olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, “Paranoyada tek bir alanda <b>kesin bir</b> inanç vardır. Örneğin ‘beni takip ediyorlar, öldürecekler’, ‘eşim <b>beni aldatıyor</b>’ ya da ‘ben <b>Tanrıyım, peygamberim</b>’ gibi gerçek dışı ama kesin bir inanç söz konusudur.” dedi.</p>

<p><b>Paranoid eğilimde</b> ise daha çok <b>kuşkuculuk olduğunu</b> ifade eden Prof. Dr. <b>Tan</b>, “Kişi insanların <b>kötü niyetli</b> olduğuna, kendisine <b>kötülük istediklerine</b> inanır ve buluttan nem kapar. Tek bir belirli alanda gerçek dışı bir <b>inanç yoktur</b>; hayatın her alanında ve her gün <b>kuşkuculuk vardır</b>. Mesela ‘eşim beni aldatıyor’ diye düşünmez ama ‘Neredeydin?, Ne yapıyordun?, Bir yere mi gittin?, Neden bana yalan söyledin?’ gibi <b>kuşkucu düşünceler</b> taşır.” açıklamasını yaptı.</p>

<h3>Kişi hasta olduğuna inanmaz!</h3>

<p><b>Paranoid düşüncelerin</b> tedavisinin olduğunu belirten Prof. Dr. <b>Oğuz Tan</b>, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hastaların <b>önemli bir</b> kısmı tedaviye iyi <b>cevap verir</b>. Tabii maalesef tedaviye cevap vermeyenler de vardır. <b>Tedavi şarttır</b> çünkü kişi durduk yere, <b>tedavi görmeden</b> düzelmez.</p>

<p>En büyük problem, <b>paranoya hastalarında</b> içgörünün olmamasıdır. Kişi hasta <b>olduğuna inanmaz</b>. ‘Siz yanlış biliyorsunuz. Kesinlikle bunun <b>doğru olduğuna</b> inanıyorum’ der. Hastaların büyük bölümü tedaviye <b>inanmadığı için</b> onları ikna etmek ve <b>tedavi etmek</b> zordur.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/paranoyanin-temel-belirtisi-hezeyandir_6a496ba482cf0.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/paranoyanin-temel-belirtisi-hezeyandir/82917</link>
                <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 23:01:28 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Haydar Sur&#039;dan aşırı sıcak uyarısı: “Susamayı beklemeden su için!”</title>
                                    <description>Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, aşırı sıcak havanın yarattığı tehlikeler ve alınacak önlemleri ele aldı.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">“Sıcak çarpması hayati tehlike oluşturabilir!”</span></h2>

<p>Yaz mevsimiyle birlikte etkisini artıran <b>sıcak hava dalgaları</b>, özellikle risk grubundaki bireyler için ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Tıp Fakültesi Dekanı <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, insan vücudunun belirli sıcaklık sınırları içinde en sağlıklı şekilde çalıştığını belirterek, aşırı sıcakların fizyolojik dengeyi bozduğunu ve hayati risk oluşturabilecek tabloların gelişmesine neden olabileceğini söyledi.</p>

<p><b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, “Vatandaşlarımız özellikle <b>11.00 ile 16.00</b> saatleri arasında doğrudan güneş altında uzun süre kalmamalıdır. Açık renkli, bol ve pamuklu kıyafetler tercih edilmeli, geniş kenarlı şapka ve güneş gözlüğü kullanılmalıdır. Düzenli aralıklarla gölge alanlarda dinlenilmeli ve susamayı beklemeden su tüketilmelidir." dedi.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, aşırı sıcak havanın yarattığı tehlikeler ve alınacak önlemleri ele aldı.</p>

<h3>İnsan vücudu belirli sıcaklık aralığında en verimli şekilde çalışır</h3>

<p>İnsan sağlığı açısından hem vücut iç sıcaklığı hem de yaşanılan ortam sıcaklığının belirli sınırlar içinde olduğunda fizyolojik işlevlerin en verimli şekilde çalıştığına işaret eden <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, “Sağlıklı bir erişkinde normal vücut sıcaklığı genellikle <b>36,1-37,2</b> derece arasındadır. Ortalama kabul edilen değer yaklaşık <b>36,5-37</b> derece civarındadır. Vücut sıcaklığının <b>35</b> derecenin altına düşmesi hipotermi riskini artırırken, <b>38</b> derecenin üzeri ateş olarak değerlendirilir. Vücut sıcaklığının <b>40</b> dereceyi aşması ise sıcak çarpması ya da ciddi hipertermi açısından yaşamı tehdit edebilecek bir tablo oluşturabilir.” dedi.</p>

<h3>İdeal ortam sıcaklığı 20-24 derece arasında olmalı</h3>

<p>Yalnızca sıcaklığın değil nem oranının da sağlık açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken <b>Prof. Dr. Sur</b>, “İnsanların kendilerini en rahat hissettikleri ortam sıcaklığı genellikle <b>20-24</b> derece arasındadır. Bunun yanında bağıl nem oranının yüzde <b>40-60</b> seviyelerinde olması gerekir. Yüksek nem terin buharlaşmasını engelleyerek sıcaklığın daha fazla hissedilmesine neden olurken, çok düşük nem ise ciltte ve solunum yollarında kuruluğa yol açabilir.” diye konuştu.</p>

<h3>İnsan biyolojisi açısından en uygun iklim koşulları neler</h3>

<p><b>Prof. Dr. Sur</b>, araştırmaların, insan vücudunun enerji harcamadan ısı dengesini koruyabildiği "termal konfor bölgesinin" yaklaşık <b>22–25</b> derece sıcaklık ve yüzde <b>40–60</b> nem ile hafif hava akımı bulunan ortamlar olduğunu gösterdiğini de kaydetti.</p>

<h3>Aşırı sıcaklar vücudun denge mekanizmasını bozuyor</h3>

<p>Aşırı sıcakların vücudun ısı düzenleme sistemini zorladığını belirten <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, “Aşırı sıcaklar, vücudun ısı dengesini sağlayan mekanizmalarını zorlayarak birçok sağlık sorununa yol açabilir. İnsan vücudu terleme yoluyla serinlemeye çalışır; ancak yüksek sıcaklık ve nem oranı arttığında bu mekanizma yeterince etkili olamaz. Ayrıca vücut suyunu tüketerek kurumaya neden olur. Bu hayatı tehdit eden <b>dehidratasyon</b> olarak adlandırılır.” ifadesinde bulundu.</p>

<h3>Kalp ve böbrek hastaları daha büyük risk altında</h3>

<p>Aşırı sıcaklarda en sık görülen sağlık sorunlarına değinen <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, “Susuz kalma, halsizlik, yorgunluk ve baş dönmesi, kas krampları, baş ağrısı, düşük tansiyon ve bayılma, ısı bitkinliği ve <b>sıcak çarpması</b> en sık karşılaşılan tablolardır. Bunun yanında böbrek fonksiyonlarında bozulma görülebilir ve mevcut kalp-damar hastalıkları ağırlaşabilir. Uzun süre sıcağa maruz kalmak kronik hastalıkların da alevlenmesine neden olabilir." diye konuştu.</p>

<h3>Sıcak çarpması acil müdahale gerektiren bir durum</h3>

<p><b>Sıcak çarpmasının</b> vücudun ısı düzenleme mekanizmasının tamamen yetersiz kalması sonucu geliştiğini belirten <b>Prof. Dr. Sur</b>, şöyle devam etti:</p>

<p>“Sıcak çarpmasında vücut sıcaklığı genellikle <b>40</b> derecenin üzerine çıkar. Şiddetli baş ağrısı, yüksek ateş, bilinç bulanıklığı, sersemlik, bulantı, kusma, nabızda hızlanma, nefes alıp vermede artış, sıcak ve kuru cilt ya da aşırı terleme, kasılmalar ve bilinç kaybı görülebilir. Bilinç kaybı, nöbet geçirilmesi, solunum güçlüğü, şok tablosu veya organ yetmezliği bulguları gelişmesi halinde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır."</p>

<h3>11.00 ile 16.00 saatleri arasında güneşten kaçınılmalı</h3>

<p>Özellikle dış ortamda çalışanlar ve spor yapanların daha dikkatli olması gerektiğini ifade eden <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, “Vatandaşlarımız özellikle <b>11.00 ile 16.00</b> saatleri arasında doğrudan güneş altında uzun süre kalmamalıdır. Fiziksel aktiviteler sabah erken veya akşam serin saatlerde yapılmalıdır. Açık renkli, bol ve pamuklu kıyafetler tercih edilmeli, geniş kenarlı şapka ve güneş gözlüğü kullanılmalıdır. Düzenli aralıklarla gölge alanlarda dinlenilmeli ve susamayı beklemeden su tüketilmelidir. Aşırı sıcak günlerde ağır egzersizlerden kaçınılmalı, güneş koruyucu ürünler de ihmal edilmemelidir.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Sıcak havalarda günlük 2-3 litre su tüketilmeli</h3>

<p>Sıcak havalarda sıvı tüketiminin büyük önem taşıdığına işaret eden <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, "Sağlıklı erişkinlerin günde yaklaşık <b>2-3</b> litre su tüketmesi önerilir. Yoğun fiziksel aktivite yapanlarda ve dış ortamda çalışanlarda bu miktar daha da artabilir. Susamayı beklemeden su içilmeli, terlemeyle kaybedilen mineraller ayran, kefir veya maden suyu gibi içeceklerle desteklenmelidir." dedi.</p>

<p>Şekerli içeceklerden uzak durulması gerektiğini belirten <b>Prof. Dr. Sur</b>, "Kafeinli ve alkollü içecekler sıvı kaybını artırabileceği için özellikle aşırı sıcak günlerde tercih edilmemelidir. İdrar renginin koyulaşması susuzluğun önemli bir göstergesidir." diye konuştu.</p>

<h3>Risk grupları daha dikkatli olmalı</h3>

<p>Yaşlılar, çocuklar, hamileler ve kronik hastalığı bulunan bireylerin sıcak havalardan daha fazla etkilendiğini vurgulayan <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, "Bu kişiler günün sıcak saatlerinde dışarı çıkmamalı, düzenli sıvı tüketmeli, ev ortamı serin tutulmalı ve hafif beslenmelidir. <b>Kalp</b>, <b>böbrek</b>, <b>diyabet</b> veya solunum hastalığı bulunan bireyler belirtiler açısından daha dikkatli olmalıdır. Özellikle yaşlı bireylerin sıvı alımı yakınları tarafından takip edilmelidir." ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Klimalar 23-26 derece arasında çalıştırılmalı</h3>

<p>Ev ortamında serin kalabilmek için de önerilerde bulunan <b>Por. Dr. Sur</b>, "Gündüz saatlerinde perdeler kapalı tutulmalı, ev sabah ve akşam serin saatlerde havalandırılmalıdır. Gereksiz elektrikli cihaz kullanımı azaltılmalı, hafif kıyafetler tercih edilmeli ve ılık duş alınabilir." dedi.</p>

<p>Klima kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalara değinen <b>Prof. Dr. Sur</b>, "Klimalar <b>23-26</b> derece arasında ayarlanmalı, filtreleri düzenli temizlenmeli ve soğuk hava doğrudan kişiye üflenmemelidir. Ani sıcaklık değişimlerinden kaçınılmalıdır. Vantilatörler ise ortam çok sıcak olduğunda tek başına yeterli olmayabilir. Özellikle yaşlı bireylerde uzun süre doğrudan hava akımı oluşturulmamalıdır." şeklinde konuştu.</p>

<h3>Sıcak çarpmasında ilk yardım hayat kurtarabilir</h3>

<p>Sıcak çarpması yaşayan kişiye uygulanacak ilk yardımın büyük önem taşıdığını belirten <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, "Kişi hemen gölge veya serin bir ortama alınmalı, fazla giysileri çıkarılmalı, boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerine soğuk uygulama yapılmalıdır. Bilinci açıksa küçük yudumlarla su verilebilir. Soğuk duş veya ıslak havlu uygulaması da yararlı olabilir." diye konuştu.</p>

<p><b>Prof. Dr. Sur</b>, "Bilinç bulanıklığı, bayılma, konuşma bozukluğu, yüksek ateş, nöbet, şiddetli nefes darlığı, kusmanın sürmesi veya kişinin sıvı alamaması durumunda vakit kaybetmeden acil sağlık hizmetine başvurulmalıdır." uyarısında bulundu.</p>

<h3>Toplumun doğru bilgilendirilmesi de en az bireysel önlemler kadar önemli</h3>

<p>Aşırı sıcaklarla mücadelede halk sağlığı iletişiminin önemine dikkat çeken <b>Prof. Dr. Haydar Sur</b>, "Vatandaşlara meteorolojik sıcaklık uyarıları önceden ulaştırılmalı, <b>SMS</b> ve mobil uygulama bildirimleri etkin kullanılmalıdır. Riskli günlerde vatandaşlar sıcak çarpması konusunda bilgilendirilmelidir. Televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve sosyal medya aracılığıyla düzenli bilgilendirme yapılmalıdır. Sağlık kuruluşlarında bilgilendirici afiş ve broşürlere yer verilmeli, belediyeler de dijital ekranlar, toplu taşıma araçları ve hoparlör anonslarıyla vatandaşları bilgilendirmelidir." diye konuştu.</p>

<p><b>Prof. Dr. Sur</b>, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>"Mesajların kısa ve anlaşılır olması gerekir. '11.00-16.00 saatleri arasında zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın', 'Susamayı beklemeden su için', 'Yaşlı yakınlarınızı düzenli kontrol edin', ‘Baş dönmesi, bilinç bulanıklığı veya yüksek ateş gelişirse sağlık kuruluşuna başvurun’ gibi basit ama etkili uyarılar toplum sağlığının korunmasında önemli rol oynar. Aşırı sıcaklar özellikle risk gruplarında yaşamı tehdit edebilecek sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Ancak doğru bilgilendirme ve basit koruyucu önlemlerle toplumun sıcak hava dalgalarına karşı dayanıklılığı artırılabilir.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/07/prof-dr-haydar-surdan-asiri-sicak-uyarisi-susamayi-beklemeden-su-icin_6a46546cba003.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/prof-dr-haydar-surdan-asiri-sicak-uyarisi-susamayi-beklemeden-su-icin/82885</link>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 14:46:32 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Doç. Dr. Kirazlı: “2050 yılına kadar milyonlarca insan işitme kaybı yaşayabilir”</title>
                                    <description>Ege Üniversitesi Bilim İletişimi Koordinatörlüğünün &quot;Geleceğin Meslekleri Bilim Kafe&quot; serisi kapsamında düzenlenen programda, odyoloji alanındaki teknolojik gelişmeler ve sektörün geleceği uzmanlar tarafından ele alındı.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Ege Üniversitesinde ‘Bilim Kafe’ etkinlikleri devam ediyor</span></h2>

<p><b>İZMİR</b> (<b>Ege Ajans</b>)- <b>Ege Üniversitesi</b> Sağlık Bilimleri Fakültesi ve GSB Karşıyaka Gençlik Merkezi iş birliğiyle, <b>odyolojinin geleceğine</b> ışık tutan "Geleceğin Odyolojisi: <b>Dijital Teknolojilerde</b> İşitme Sağlığını Yeniden Düşünmek" programı gerçekleştirildi. Ege Üniversitesi <b>Bilim İletişimi</b> Koordinatörlüğünün "Geleceğin Meslekleri <b>Bilim Kafe</b>" etkinlikleri kapsamında düzenlenen buluşma; <b>akademi</b>, sektör ve <b>mezun temsilcilerini</b> bir araya getirerek meslekteki <b>güncel gelişmeleri</b> ve <b>dijital dönüşümü</b> kapsamlı bir şekilde ele aldı.</p>

<p>Etkinlikte konuşan Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi <b>Odyoloji Bölümü</b> Öğretim Üyesi Doç. Dr. <b>Gülce Kirazlı</b>, odyolojinin <b>yenidoğan döneminden</b> yaşlılığa kadar geniş bir yelpazede insan hayatına dokunduğunu ifade etti. Odyolojiyi "işitme ve <b>denge bilimi</b>" olarak tanımlayan Doç. Dr. Kirazlı, "Bir insanın <b>gün boyu</b> hiçbir sesi duyamadığını veya yürürken aniden dengesini kaybedip etrafın döndüğünü hayal edin. Şüphesiz ki hem iletişimimiz kesintiye uğrar hem de <b>yaşam kalitemiz</b> ciddi oranda düşer. Odyoloji Bölümü bu sorunları tespit edip açığa çıkaran <b>uzmanlar yetiştiriyor</b>. Dünya <b>Sağlık Örgütü</b> (DSÖ), önlem alınmadığı takdirde <b>2050 yılına</b> kadar küresel çapta yaklaşık <b>2,5 milyar</b> insanın çeşitli derecelerde <b>işitme kaybı</b> yaşayacağını öngörüyor. Bu durum, alanımızın önemini daha da artırmaktadır. <b>2022 yılında</b> öğrenci alımına başlayan bölümümüz, devlet üniversiteleri arasında <b>üçüncü sırada</b> yer almaktadır. Bünyemizde yer alan işitme <b>test odaları</b>, yenidoğan <b>işitme tarama</b> ünitesi ve <b>denge laboratuvarları</b> ile Avrupa'daki birçok üniversitede bile bulunmayan <b>son teknoloji</b> cihazlara sahibiz" dedi.</p>

<h3>“Yapay zeka ve dijitalleşme sektörü dönüştürüyor”</h3>

<p>Programın <b>sektör temsilcisi</b> Odyolog <b>Burak Arslan</b>, teknolojinin <b>işitme cihazları</b> üzerindeki etkilerini katılımcılarla paylaştı. <b>Yapay zeka</b> destekli cihazların ön plana çıktığını belirten Arslan, "Yeni sistemlerde <b>mikrofon sayıları</b> artarken, <b>Bluetooth bağlantıları</b> ve mobil uygulamalar sayesinde <b>kişiye özel</b> uzaktan ayarlar yapılabiliyor. <b>Su geçirmezlik</b> ve uzun <b>pil ömrü</b> gibi özellikler <b>kullanıcı konforunu</b> artırıyor. Yaptığım araştırmalarda Gerçek <b>Kulak Ölçümü</b> (REM) yapan <b>uzman sayısının</b> oldukça az olduğunu gördüm. <b>Tanısal testleri</b> eksiksiz uygulayan ve bu ölçümleri yapan uzmanlar, sektörde her zaman bir <b>adım önde</b> olacaktır" dedi.</p>

<h3>“Hastaya yeniden duymayı öğretmemiz gerekiyor”</h3>

<p><b>Mezun deneyimlerini</b> aktaran Uzman Odyolog <b>Ceren Bodur</b> ise odyolojinin sadece test yapmaktan ibaret olmadığını, <b>işitsel rehabilitasyon</b> sürecinin kritik önem taşıdığını kaydetti. <b>Koklear implant</b> süreçlerine değinen Uzm. Ody. Bodur, "Cihazı takmak problemi tek başına çözmüyor; hastaya o cihazla <b>yeniden duymayı</b> öğretmemiz gerekiyor. Bu süreçte <b>odyologlar başrol</b> oynuyor. Yapay zeka <b>gürültü seviyesine</b> göre otomatik düzenlemeler yapsa da, bu sistemin doğru çalışması için uzman odyoloğun <b>doğru testleri</b> yapıp verileri sisteme doğru yüklemesi gerekir. Teknolojiyi yönlendiren ve <b>asıl işi</b> yapan yine uzman odyoloğun kendisidir" dedi.</p>

<p><b>Uzman sunumlarının</b> ardından yoğun ilgi gören etkinlik, öğrencilerin sorularının yanıtlandığı <b>soru-cevap</b> bölümü ve gönüllü katılımcılarla gerçekleştirilen uygulamalı <b>vaka analizi</b> ile sona erdi.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/doc-dr-kirazli-2050-yilina-kadar-milyonlarca-insan-isitme-kaybi-yasayabilir_6a422c0b09fb7.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/doc-dr-kirazli-2050-yilina-kadar-milyonlarca-insan-isitme-kaybi-yasayabilir/82860</link>
                <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 11:14:04 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzmanından Güneş Gözlüğü Uyarısı: Göz Sağlığınızı Riske Atmayın!</title>
                                    <description>Optisyenlik Programından Dr. Naz Esin Başkan Özdemir, güneş gözlüğü seçiminde sadece estetiğe değil UV korumasına odaklanılması gerektiğini, hatalı seçimin riskli olduğunu belirtti. (159 karakter)</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Her güneş gözlüğü gözleri korumuyor!</span></h2>

<h3>Kalitesiz güneş gözlüğü katarakt riskini artırabiliyor!</h3>

<p>Yaz mevsimiyle birlikte <b>güneş gözlüğü</b> kullanımı artarken, uzmanlar tüketicileri yalnızca görünüşe ve marka tercihine göre seçim yapmamaları konusunda uyarıyor.</p>

<p><b>UV koruması</b> bulunmayan güneş gözlüklerinin gözleri korumak yerine zarar verebileceğine dikkat çeken Optisyenlik Programından Dr. Naz Esin Başkan Özdemir, yanlış ürün seçiminin göz sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabileceği konusunda uyardı. Dr. Özdemir, uzun süre <b>ultraviyole</b> ışınlarına maruz kalmanın <b>katarakt</b>, kornea hasarları ve <b>sarı nokta</b> hastalığı riskini artırabileceğini belirterek, “Güneş gözlüğü estetik bir tercih değil, göz sağlığını korumaya yönelik bir gerekliliktir.” dedi.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (SHMYO) Optisyenlik Programından Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, 27 Haziran Dünya Güneş Gözlüğü Günü dolayısıyla güneş gözlüğü seçimi konusunu değerlendirdi.</p>

<h3>Güneşin zararlı ışınları göz sağlığını tehdit ediyor</h3>

<p>Yaz aylarıyla birlikte güneş gözlüğü kullanımının arttığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, “Ancak birçok kişi güneş gözlüğünü yalnızca bir moda aksesuarı olarak görüyor. Oysa güneş gözlüğü, gözleri güneşin zararlı <b>ultraviyole (UV)</b> ışınlarından koruyan önemli bir sağlık gerecidir. Güneşten gelen UV ışınları yalnızca cildimizi değil, gözlerimizi de etkiler. Uzun süre korunmasız şekilde UV ışınlarına maruz kalmak; katarakt, <b>kornea hasarları</b>, göz yüzeyi hastalıkları ve sarı nokta hastalığı gibi ciddi sağlık sorunlarının gelişme riskini artırabilir. Bu nedenle güneş gözlüğü kullanımı estetik bir tercih değil, <b>göz sağlığını</b> korumaya yönelik bir gerekliliktir.” dedi.</p>

<h3>Güneş gözlüğü alırken nelere dikkat edilmeli?</h3>

<p>Güneş gözlüğü alırken dikkat edilmesi gerekenleri anlatan Dr. Özdemir, “Tüketicilerin dikkat etmesi gereken ilk ve en önemli özellik, gözlüğün <b>UV koruma</b> özelliğine sahip olmasıdır. Camın koyu renkli olması tek başına koruma sağladığı anlamına gelmez. Bir güneş gözlüğünün ne kadar koyu olduğu değil, UV ışınlarını ne ölçüde engellediği önemlidir. Bu nedenle satın alınacak ürünün <b>UV400</b> koruma özelliğine sahip olması gerekmektedir. UV400 ibaresi, gözlüğün 400 nanometreye kadar olan UVA ve UVB ışınlarının büyük bölümünü engelleyebildiğini gösterir. Ayrıca ürün üzerinde <b>CE işareti</b> bulunması ve güneş gözlükleri için geçerli olan EN ISO 12312-1 standardına uygun olması önemlidir. Bu standart, güneş gözlüklerinin güvenlik ve performans kriterlerini belirlemektedir.” diye konuştu.</p>

<h3>Koyu cam her zaman daha fazla koruma sağlamıyor</h3>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlışlardan birinin de koyu renkli camların gözleri daha iyi koruduğunu düşünmek olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, şöyle devam etti:</p>

<p>“Oysa <b>UV filtresi</b> bulunmayan koyu camlar, bazı durumlarda hiç gözlük kullanmamaktan daha zararlı olabilir. Koyu cam nedeniyle <b>göz bebeği</b> büyür ve göz içerisine daha fazla ışık girer. Eğer cam yeterli UV korumasına sahip değilse, kişi gözlerini koruduğunu düşünürken daha fazla zararlı ışına maruz kalabilir. Bu nedenle güneş gözlüğü seçerken sadece camın renginin koyuluğuna değil, UV koruma özelliğine odaklanılmalıdır.”</p>

<h3>Her mevsimde aynı güneş gözlüğünü kullanmak doğru değil</h3>

<p>Güneş gözlüğü seçiminde mevsimsel koşulların da göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Dr. Özdemir, camların <b>ışık geçirgenliklerine</b> göre kategori 0’dan kategori 4’e kadar sınıflandırıldığını söyledi ve “Kategori 0 ve 1 camlar düşük ışık koşullarında kullanılırken, kategori 2 orta ışık koşullarında ve <b>kategori 3</b> camlar yoğun güneş ışığında günlük kullanım için en uygun seçeneklerdir. <b>Kategori 4</b> camlar ise yüksek dağlık bölgeler, kar yansımalarının yoğun olduğu alanlar ve çok güçlü güneş ışığına maruz kalınan ortamlar için tasarlanmıştır.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Farklı coğrafi bölgelerde de farklı cam kategorilerine ihtiyaç duyulabilir</h3>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, günlük kullanımda en yaygın olarak kategori 2 ve kategori 3 camların tercih edildiğini ifade ederek, şöyle devam etti:</p>

<p>“Güneş gözlüğü <b>cam kategorilerinde</b> cam koyuluğu kategori 0'dan kategori 4'e doğru artmakta olup günlük kullanım için en yaygın tercihler kategori 2 ve kategori 3 camlardır. Kategori 4 camlarla <b>araç kullanılması</b> önerilmemektedir. Bu nedenle İstanbul'da mart ayında kullanılan bir güneş gözlüğü ile temmuz ayında kullanılan güneş gözlüğünün cam kategorisinin aynı olması her zaman doğru bir tercih değildir. Tek bir güneş gözlüğünü dört mevsim kullanmak çoğu zaman yeterli <b>görsel konforu</b> ve korumayı sağlamayabilir. Hatta güneş ışığının daha az olduğu dönemlerde gereğinden koyu cam kullanılması, göze ulaşan ışık miktarını azaltarak <b>görme performansını</b> olumsuz etkileyebilir. Benzer şekilde aynı mevsimde farklı coğrafi bölgelerde de farklı cam kategorilerine ihtiyaç duyulabilir. Örneğin temmuz ayında İstanbul ve Trabzon gibi farklı iklim özelliklerine sahip şehirlerde, optimum görsel konfor ve koruma sağlayacak cam kategorileri farklılık gösterebilir. Kısacası, nasıl ki tek bir ayakkabıyla dört mevsimi geçirmek mümkün değilse, tek bir güneş gözlüğüyle de her mevsimde aynı görsel konforu ve korumayı sağlamak mümkün değildir.”</p>

<h3>Kategori 4 camlarla araç kullanılmamalı</h3>

<p>Dr. Özdemir, kategori 4 camların görünür ışığın yaklaşık <b>yüzde 95’ini</b> engelleyebildiğini belirterek, “Kategori 4 camlar görünür ışığın yaklaşık yüzde 95'ini engelleyebildiğinden araç kullanımı sırasında tercih edilmemelidir. Bu camlar sürücünün görüşünü olumsuz etkileyebilir ve trafik güvenliği açısından risk oluşturabilir.” dedi.</p>

<h3>Büyük çerçeveli gözlükler daha etkili koruma sağlayabiliyor</h3>

<p>Güneş gözlüğü seçiminde yalnızca cam kalitesinin değil, <b>çerçeve yapısının</b> da önemli olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, “Gözlüğün yüz yapısına uygun olması, buruna rahat oturması ve göz çevresini mümkün olduğunca kapatması gerekir. Büyük çerçeveli gözlükler, güneş ışınlarının üstten, alttan ve yanlardan göze ulaşmasını azaltır. Özellikle bombeli tasarıma sahip gözlükler yanlardan gelen ışınlara karşı ilave koruma sağlayabilir. Bu nedenle güneş gözlüğü seçerken yalnızca görünüşüne değil, göz çevresini ne ölçüde koruduğuna da dikkat edilmelidir.” diye konuştu.</p>

<h3>Güneş gözlüğü güvenilir satış noktalarından alınmalı</h3>

<p>Günümüzde güneş gözlüklerinin marketlerden internet sitelerine kadar pek çok farklı noktada satılabildiğini hatırlatan Dr. Özdemir, “Güneş gözlükleri günümüzde <b>tıbbi cihaz</b> kapsamında değerlendirilmemekte, koruyucu ürün kategorisinde yer almaktadır. Bu nedenle marketlerde, benzin istasyonlarında, tekstil mağazalarında, internet sitelerinde ve seyyar satış noktalarında dahi satılabilmektedir. Ancak göz sağlığını doğrudan etkileyen bir ürünün yalnızca görünüşüne veya fiyatına bakılarak satın alınması doğru değildir. Optisyenlik müesseseleri İl Sağlık Müdürlükleri ve ilgili kamu kurumları tarafından düzenli olarak denetlenmektedir. Buna karşın farklı satış noktalarında satılan güneş gözlüklerinin UV koruma özelliklerinin doğrulanması mümkün değildir. Bu nedenle tüketicilerin güneş gözlüğü satın alırken <b>güvenilir satış</b> noktalarını tercih etmeleri ve ürünün teknik özelliklerini sorgulamaları büyük önem taşımaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>

<h3>Kalitesiz güneş gözlükleri ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir</h3>

<p>Yeterli UV korumasına sahip olmayan güneş gözlüklerinin uzun süre kullanımının önemli riskler taşıdığına dikkat çeken Dr. Özdemir, “Yeterli UV korumasına sahip olmayan güneş gözlüklerinin uzun süre kullanılması; <b>katarakt gelişim</b> riskinin artmasına, kornea hasarlarına, göz yüzeyinde tahriş ve hassasiyete, sarı nokta bölgesinde hasara ve görme kalitesinde bozulmalara neden olabilir. Özellikle çocuklar, açık havada çalışan bireyler ve güneşe uzun süre maruz kalan kişiler risk altındaki gruplar arasında yer almaktadır.” dedi.</p>

<h3>Çocukların gözleri daha fazla korunmalı</h3>

<p>Çocukların göz yapılarının yetişkinlere göre UV ışınlarına karşı daha hassas olduğunu vurgulayan Dr. Özdemir, “Çocukların <b>göz merceğinin</b> daha geçirgen olması nedeniyle zararlı UV ışınları gözün daha derin yapılarına ulaşabilmektedir. Bu nedenle çocuklarda güneş gözlüğü kullanımı ihmal edilmemelidir. Çocuklar için seçilecek güneş gözlüklerinde <b>UV400 koruması</b>, CE işareti, kırılmaya dayanıklı malzeme kullanımı ve yüz yapısına uygunluk mutlaka dikkate alınmalıdır.” diye konuştu.</p>

<h3>Güneş gözlüğü bir moda ürünü olmanın çok ötesinde</h3>

<p>Güneş gözlüğünün bir moda ürünü olmanın çok ötesinde, göz sağlığını koruyan önemli bir yardımcı olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Naz Esin Başkan Özdemir, “Tüketicilerin yalnızca fiyatına, markasına veya görünümüne göre değil; UV korumasına, <b>standartlara uygunluğuna</b> ve satın aldıkları satış noktasının güvenilirliğine göre seçim yapmaları gerekir. Unutulmamalıdır ki doğru seçilmiş bir güneş gözlüğü yalnızca daha konforlu bir görüş sağlamakla kalmaz, aynı zamanda göz sağlığının korunmasına da önemli katkı sunar.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/uzmanindan-gunes-gozlugu-uyarisi-goz-sagliginizi-riske-atmayin_6a3fb2fe7d7a8.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/uzmanindan-gunes-gozlugu-uyarisi-goz-sagliginizi-riske-atmayin/82831</link>
                <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 14:05:27 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Klinik Psikolog Buse Aslan: Melankoli bir kusur değil, duygusal hassasiyet!</title>
                                    <description>Klinik Psikolog Buse Aslan, melankoli hakkında bilgi vererek depresyondan farklı olduğu noktalara değindi: Melankoli hastalık değil mizaç!</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Melankoli hastalık değil mizaç!</span></h2>

<p>Melankolinin, günümüzde tek başına bir hastalık olmadığını belirten uzmanlar, daha çok duygusal bir <b>mizaç özelliği</b> olarak değerlendirildiğini söylüyor.</p>

<p>Melankolik bireylerin duyguları daha derin yaşadığını, geçmişi sık düşündüğünü ve olaylara daha anlamlı bakma eğiliminde olduklarını aktaran <b>Klinik Psikolog</b> Buse Aslan, “Bazıları mutluluk ve hüznü aynı anda yaşayabilir. Bunun nedeni çoğu zaman hayatın geçiciliğini daha yoğun hissetmeleridir.” dedi. Melankoli ile depresyonun birbirinden farklı olduğunu dile getiren Aslan, <b>depresyonun klinik</b> bir ruh sağlığı sorunu olarak tanımlanırken, melankolinin daha çok kişilik yapısıyla ilişkili olduğunu vurguladı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi <b>Klinik Psikolog</b> Buse Aslan, melankoli hakkında bilgi vererek depresyondan farklı olduğu noktalara değindi.</p>

<h3>Melankoli bir hastalıktan çok mizaç özelliği!</h3>

<p>Melankolinin günümüzde tek başına bir hastalık olarak kabul edilmediğini dile getiren <b>Klinik Psikolog</b> Buse Aslan, “Daha çok kişinin duygusal eğilimi, mizacı ve dünyayı algılama biçimiyle ilişkilidir.” dedi.</p>

<p>Bazı insanların olaylara daha derin anlamlar yüklediğini, hayatın geçiciliğini daha yoğun hissettiğini ve duyguları daha güçlü yaşadığını ifade eden <b>Aslan</b>, “Bu nedenle dışarıdan ‘melankolik’ olarak tanımlanabilirler. Önemli nokta, melankolinin kişinin yaşam işlevselliğini ne ölçüde etkilediğidir. Günlük hayatı bozmadığı sürece, çoğu zaman kişiliğin bir parçası olarak görülür.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Mutluluk ve hüzün aynı anda yaşanabilir!</h3>

<p>Bazı kişilerin mutluluk ve hüznü aynı anda yaşayabileceklerine işaret eden <b>Buse Aslan</b>, “Bunun nedeni çoğu zaman hayatın geçiciliğini daha yoğun hissetmeleridir.” dedi.</p>

<p>Güzel bir anın bile biteceğini düşünmenin, mutluluğun içine ince bir hüzün katabileceğini aktaran Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu durum her zaman olumsuz değildir; bu kişiler anı daha derin ve anlamlı yaşama eğilimindedir.</p>

<p>Melankolik kişiler geçmişi sadece hatırlamaz, aynı zamanda anlamlandırır. Geçmiş, onlar için kimliklerini oluşturan bir hikâye gibidir. Bu yüzden eski anılara daha sık dönebilirler. Ancak sürekli ‘geçmiş daha iyiydi’ düşüncesi bugünü yaşamayı zorlaştırıyorsa, bu durum dengesiz hale gelebilir.”</p>

<h3>Melankoli ile depresyon aynı şey değil!</h3>

<p>Melankoli ile depresyon arasındaki farka değinen <b>Aslan</b>, “Melankoli bir duygu tonu veya mizaç özelliği, depresyonun ise <b>klinik</b> bir ruh sağlığı sorunudur.” dedi.</p>

<p>Melankolik kişilerin hüzünlü olsalar bile hayattan zevk alabildiklerini, sosyal ilişkilerini sürdürebildiklerini ve geleceğe dair düşünmeye devam edebildiklerini kaydeden Aslan, “Depresyonda ise belirgin isteksizlik, zevk alamama, enerji kaybı ve umutsuzluk ön plandadır.” diye konuştu.</p>

<p>Aslan ayrıca, melankolik kişilerin genellikle derin düşünen, empatik ve hassas bireyler olduğunu ve bu özelliklerinin ilişkileri güçlendirebileceğini söyledi. Ancak fazla düşünme eğiliminin, geçmiş olaylara takılma veya kaybetme korkusunun ilişkilerde yorucu bir sürece de yol açabileceğini de ekledi.</p>

<h3>Melankoli yalnızca travmalarla açıklanamaz!</h3>

<p>Çocuklukta yaşanan duygusal deneyimlerin, kişinin yetişkinlikteki duygu düzenini etkileyebileceğine dikkat çeken <b>Klinik Psikolog</b> Buse Aslan, “Ama melankoli yalnızca travmalarla açıklanamaz. Biyolojik yatkınlık ve kişilik özellikleri de önemli rol oynar.” dedi.</p>

<h3>Melankoli bir kusur değil, duygusal hassasiyet!</h3>

<p>Kişinin melankolik olup olmadığını nasıl anlayabileceği hakkında bilgi veren <b>Buse Aslan</b>, “Melankolik kişiler genellikle duygusal olarak derin deneyimler yaşar, küçük detaylardan etkilenir, geçmişi sık düşünür, yalnız kaldığında iç dünyası yoğunlaşır, sanat, müzik ve edebiyattan güçlü şekilde etkilenirler.” dedi.</p>

<p>Bu özelliklerin bir kusur değil, farklı bir <b>duygusal hassasiyet</b> biçimi olduğunu ifade eden Aslan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Melankoli her zaman tedavi gerektirmez. İnsan doğasının doğal bir parçası olabilir. Ancak kişinin günlük yaşamını bozacak düzeye ulaştığında, sürekli umutsuzluk veya işlev kaybı oluştuğunda profesyonel destek gerekebilir.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/klinik-psikolog-buse-aslan-melankoli-bir-kusur-degil-duygusal-hassasiyet_6a3d795336659.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/klinik-psikolog-buse-aslan-melankoli-bir-kusur-degil-duygusal-hassasiyet/82819</link>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 21:46:16 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar İçin Ekran Süresi Ne Kadar Olmalı?</title>
                                    <description>Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümünden Arş. Gör. Seher Sav, yaz tatilinde çocukların ekran kullanımına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>Yaz tatilinin yeni sokağı: Ekran!</h2>

<p>26 Haziran’da ilk ve orta dereceli okullarda karne heyecanı ve yaz tatiliyle birlikte çocukların ekran başında geçirdiği süre de yeniden gündeme geldi. Çocukların ekran kullanımını yalnızca süre üzerinden değerlendirmenin doğru olmadığını belirten Çocuk Gelişimi Bölümünden <b>Arş. Gör.</b> <b>Seher Sav</b>, “Eskiden bir çocuk sabahtan akşama kadar saklambaç oynadığında buna saklambaç bağımlılığı denmezdi. Ancak günümüzde ekran karşısında belli bir süre geçiren çocuklar için kolayca ekran bağımlısı ifadesi kullanılabiliyor.” dedi.</p>

<p>Ebeveynlerin ekran süresinden çok sorumluluk alışkanlıklarına odaklanması gerektiğini ifade eden psikolog Sav, “Sorumluluklarını yerine getiren bir çocuğun ekran karşısında uzun süre vakit geçirmesi, onun teknoloji bağımlısı olduğu anlamına gelmez.” diye konuştu.</p>

<p>Yaz tatiliyle birlikte çocukların ekran başında geçireceği süre de yeniden gündeme geldi. Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümünden <b>Arş. Gör.</b> <b>Seher Sav</b>, yaz tatilinde çocukların ekran kullanımına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p>

<h3>Sokakların yerini büyük ölçüde dijital platformlar aldı</h3>

<p>Geçmişte çocukların yaz tatillerini sokaklarda, mahalle arkadaşlarıyla oyun oynayarak geçirdiğini hatırlatan <b>Psikolog Seher Sav</b>, “Yıllardır olduğu gibi bir yaz tatili daha geldi. Yakın zamana kadar yaz tatilleri hem çocuklar hem de aileler tarafından coşkuyla karşılanırdı. Çocuklar günlerini mahallede, sokak aralarında, arkadaşlarıyla birlikte oyun oynayarak geçirirdi. Son yıllarda ise tatiller eskisi kadar coşkuyla karşılanmıyor gibi görünüyor. Çünkü çocukların akranlarıyla bir araya geldiği, neşeyle dolan sokakların yerini büyük ölçüde dijital platformlar aldı. Bu durum karşısında aileler ve uzmanlar genellikle ekranı bir bağımlılık sorunu olarak ele alıyor.” dedi.</p>

<h3>Eskiden saatlerce oyun oynayan çocuklara bağımlı denmiyordu</h3>

<p>Çocukların gelişimleri boyunca oyun oynadıklarını ve oyun oynama isteklerinin güçlü olduğunu dile getiren Sav, “Oyunları engellendiğinde öfke, kızgınlık ve bazen saldırganlık gibi tepkiler gösterebilirler. Aslında çocukluk dönemindeki oyunlar, sohbetler ve akranlarla geçirilen anlar genellikle zaman kavramından bağımsızdır. Çocuk kendini yaptığı etkinliğe kaptırır ve saatlerin nasıl geçtiğini fark etmez. Bu durum tarih boyunca böyleydi. Eskiden bir çocuk sabahtan akşama kadar saklambaç oynadığında buna saklambaç bağımlılığı denmezdi. Ancak günümüzde ekran karşısında belli bir süre geçiren çocuklar için kolayca ekran bağımlısı ifadesi kullanılabiliyor. Bu nedenle çözüm olarak da çoğu zaman ekranı sınırlamak gündeme geliyor.” diye konuştu.</p>

<h3>Teknoloji kullanımına daha gerçekçi yaklaşılmalı</h3>

<p>Uzmanların önerilerinin genellikle günde 1 ila 3 saat arasında ekran süresiyle sınırlı kalınması yönünde olduğunu kaydeden <b>Seher Sav</b>, “Ancak birçok anne-baba, bu önerilerin gerçek yaşamda uygulanmasının her zaman kolay olmadığını deneyimlemektedir. Bu konuya biraz daha soğukkanlı ve gerçekçi bakmak gerekir. Bir çocuğun herhangi bir etkinlikle uzun süre ilgilenmesi, tek başına o etkinliğe bağımlı olduğu anlamına gelmez. Belki de asıl değişen şey, eskiden saatlerce sokakta oyun oynayan çocukların anne-babalarının sözünü daha kolay dinlemesi; bugün ise ekran başındaki çocukların anne-babalarının isteklerini daha fazla ertelemesi ya da duymamazlıktan gelmesidir. Örneğin eskiden annesi ekmek istediğinde oyununu bırakıp bakkala giden çocuk, bugün ekran başındayken annesinin isteğini duymayabiliyor ya da erteleyebiliyor. Bu durumu hemen bağımlılık olarak adlandırmak, sorunu çözmekten çok bizi asıl meseleden uzaklaştırabilir.”</p>

<h3>Ekran süresine değil sorumluluk alışkanlığına odaklanın</h3>

<p>Ebeveynlerin ekran süresinden çok sorumluluk alışkanlıklarına odaklanması gerektiğini ifade eden <b>Seher Sav</b>, şöyle devam etti:</p>

<p>“Konuyu teknoloji bağımlılığı olarak değil, ebeveyn-çocuk ilişkilerinde ve sorumluluk alışkanlıklarında yaşanan değişimler üzerinden de düşünmek gerekir. Sorumluluklarını yerine getiren bir çocuğun ekran karşısında uzun süre vakit geçirmesi, onun teknoloji bağımlısı olduğu anlamına gelmez. Bugünün çocuklarının oyun ve eğlence anlayışında ekranın önemli bir yer tuttuğunu kabul etmek gerekir. Ekranı tamamen yok saymak ya da hayatlarından tamamen çıkarmaya çalışmak çoğu zaman gerçekçi değildir. Burada önemli olan, sınırların yalnızca süre üzerinden değil, sorumluluklar üzerinden kurulmasıdır.”</p>

<h3>Önce sorumluluk, sonra keyifli etkinlik</h3>

<p>Çocuklara ekran konusunda sınır koyarken yalnızca süre odaklı yaklaşılmaması gerektiğini belirten <b>Seher Sav</b>, “İster yaz tatili olsun ister okul dönemi, çocuklara koyduğumuz sınırlar öncelikle sorumluluklarla ilgili olmalıdır. Ödev yapmak, kitap okumak, sınava çalışmak ya da tatil kitabından bir bölüm tamamlamak çocukların her zaman istekli olduğu etkinlikler olmayabilir. Okuldan gelen ya da yaz tatilinde uykudan uyanan bir çocuk, sorumluluklarını yerine getirmeden doğrudan ekran başına geçtiğinde zaman kavramını kolayca kaybedebilir. Bu durumda yapılması gereken işler ertelenir ya da tamamen unutulur. Bu nedenle çocuklara şu alışkanlık kazandırılmalıdır: Önce sorumluluk, sonra keyifli etkinlik. Okul döneminde önce ödev yapılmalı, ardından ekran kullanılmalıdır. Yaz tatilinde de önce planlanan akademik etkinlikler tamamlanmalı; örneğin kitap okunmalı, tatil kitabından bir bölüm yapılmalı ya da belirlenen kadar test çözülmelidir. Bunlar tamamlandıktan sonra çocuk özgür bırakılmalıdır.” dedi.</p>

<h3>Aileler dijital dünyada da çocuklarının kimlerle görüştüğünü bilmeli</h3>

<p>Ekran kullanımının tamamen zararsız olmadığını da hatırlatan <b>Seher Sav</b>, şöyle devam etti:</p>

<p>“Elbette ekranın çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebileceği durumlar da vardır. Bu nedenle aileler, çocuklarının hangi dijital platformlarda vakit geçirdiğini bilmelidir. Özellikle çevrim içi mesajlaşmanın olduğu oyunlarda, çocuktan yaşça büyük kişilerle iletişim kurulması risk oluşturabilir. Eskiden aileler çocuklarının sokakta kiminle oynadığını takip ederdi. Bugün de çocukların çevrim içi ortamlarda kimlerle etkileşim kurduğunu bilmek gerekir.”</p>

<h3>Yaz tatili için aile sözleşmesi önerisi</h3>

<p>Yaz tatilinin ekran konusunda sorun yaşayan aileler için önemli bir fırsat sunduğunu ifade eden <b>Seher Sav</b>, “Aileler çocuklarıyla birlikte kısa ve ciddi bir aile toplantısı yapabilir. Bu toplantıda yaz tatiline dair ortak kararlar alınabilir ve hatta küçük bir yaz tatili sözleşmesi hazırlanabilir. Çocuklara yalnızca ekrana bakma demek çoğu zaman yeterli olmaz. Çocuklarımıza sosyal ve akademik etkinlikler konusunda yönlendirmeler yapmıyorsak dijital mecralar kaçınılmaz hale gelir. Bunun yerine onlara bir yaz tatili planı sunmak gerekir. Çocuğun yaşına ve sınıf düzeyine uygun şekilde günlük akademik etkinlikler belirlenebilir. Örneğin kahvaltıdan sonra kitap okuma, tatil kitabından belirli sayfaları tamamlama ya da kısa bir tekrar çalışması yapılabilir. Bu görevler tamamlanmadan dijital platformlara geçilemeyeceği çocuğa açıkça söylenmelidir. Aileler bu konuda kararlı olmalı ve taviz vermemelidir. Aileler tutarlı ve kararlı olduğunda çocuklar zamanla sorumluluklarını yerine getirmeyi öğrenir. Böylece hem görevlerini tamamlar hem de oyunlarını ve dijital etkinliklerini daha keyifli bir şekilde sürdürebilirler.” diye konuştu.</p>

<h3>Her yeni teknolojik gelişmeye bağımlılık etiketi yapıştırmayın!</h3>

<p>Dijital teknolojilerin her geçen gün hayatımızda daha fazla yer kapladığını ve kaplamaya da devam edeceğini ifade eden <b>Seher Sav</b>, “Bu nedenle her yeni teknolojik gelişmeye bağımlılık etiketi yapıştırmak yerine, çocuklarımızın sorumluluklarını üstlenmelerine yardımcı olmalı ve onları bu yeni dünyaya bilinçli bir şekilde hazırlamalıyız.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/cocuklar-icin-ekran-suresi-ne-kadar-olmali_6a3d6cff2403d.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/cocuklar-icin-ekran-suresi-ne-kadar-olmali/82815</link>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 20:49:49 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımlılıkla mücadelede en güçlü araç sağlıklı iletişim!</title>
                                    <description>Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, bağımlılıkla mücadelede tedavinin mümkün olduğu bilincinin yanı sıra, ailelerin sağlıklı iletişim ve...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Günlük yaşamda görülen değişiklikler bağımlılığın en büyük işareti!</span></h2>

<p>Bağımlılıkla mücadelede en kritik adımın, tedavinin mümkün olduğuna inanmak olduğunu belirten uzmanlar, bağımlılığın <b>zorlayıcı</b> ancak <b>tedavi edilebilir</b> bir hastalık olduğunu söylüyor.</p>

<p>Tedavi sürecinde zaman zaman çaresizlik hissi ve madde kullanımına yönelik istekler ortaya çıkabileceğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b>, "Bu durum her şeyin kötüye gittiği anlamına gelmez. İstekle baş etmek ve bu süreçte yaşanan zorlukları hem <b>tıbbi tedavi</b> hem de <b>psikoterapi</b> desteğiyle yönetmek mümkündür." dedi. Ailelerin <b>sağlıklı iletişim</b> kurması ve yakınlarını doğru şekilde gözlemlemesinin <b>erken farkındalık</b> açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, günlük yaşamda ortaya çıkan değişimlerin bağımlılığın en önemli işaretleri arasında yer aldığını vurguladı:</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NP<a href="https://www.mahalligundem.com/istanbul-mahalli-gundem">İSTANBUL</a> Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b>, bağımlılıkla mücadelede tedavinin mümkün olduğu bilincinin yanı sıra, ailelerin sağlıklı iletişim ve doğru gözlemle süreci erken fark edip destek olmasının önemini hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Bağımlılıkla mücadelede ilk adım, tedavinin mümkün olduğuna inanmak!</h3>

<p>Bağımlılıkla mücadele eden kişiler için dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b>, "Her şeyden önce bağımlılığın <b>zorlayıcı</b> bir hastalık olduğu kabul edilmeli." dedi.</p>

<p>Bu sürecin zaman zaman kişiye çözümsüz ve aşılması imkânsız gibi görünebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, "Ancak en önemli nokta, bağımlılığın <b>tedavi edilebilir</b> bir hastalık olduğunu bilmektir. Kişi tedavinin mümkün olduğunu fark ettiğinde <b>yardım arayışına</b> girebilir ve uygun tedavi sürecine dahil olarak bağımlılıkla daha etkili şekilde mücadele edebilir." şeklinde konuştu.</p>

<h3>İstek duymak tedavinin başarısız olduğu anlamına gelmez!</h3>

<p>Bağımlılık tedavisi sırasında kişinin zaman zaman çaresizlik hissedebileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b>, "Böyle dönemlerde yaşadığı duyguları yakınlarıyla ve tedavi ekibiyle paylaşması büyük önem taşır." dedi.</p>

<p>Hangi zorluklarla karşılaştığını ve neden böyle hissettiğini ifade edebilmesinin, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayacağına değinen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, şunları söyledi:</p>

<p>"Tedavi devam ederken madde ya da alkol kullanımına yönelik isteklerin ortaya çıkması da mümkündür. Ancak bu durum her şeyin kötüye gittiği anlamına gelmez. İstekle baş etmek ve bu süreçte yaşanan zorlukları hem <b>tıbbi tedavi</b> hem de <b>psikoterapi</b> desteğiyle yönetmek mümkündür. Bu nedenle kişinin <b>umudunu kaybetmemesi</b> gerekir."</p>

<h3>Bağımlılıkla mücadelede en güçlü araç sağlıklı iletişim!</h3>

<p>Bağımlılıkla mücadelede ailelerin de dikkat etmesi gereken önemli noktalar bulunduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b>, "Bunların başında <b>sağlıklı iletişim</b> gelir." dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Çetin Bağımlılık riski taşıyan ya da tedavi süreci devam eden çocuk, eş ya da ebeveynle <b>açık</b> ve <b>güvene dayalı</b> iletişim kurabilmenin, sorunların erken fark edilmesini sağlayabileceğini ifade etti.</p>

<h3>Bağımlılıkta en önemli ipuçları çoğu zaman günlük yaşamın içinde gizli!</h3>

<p>Bir diğer önemli konunun ise gözlem olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, "Burada kastedilen, kişiyi sürekli takip etmek ya da dedektiflik yapmak değil; onun yaşamındaki değişimleri fark edebilmektir." dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi <b>Alptekin Çetin</b> sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>"Günlük yaşamında neler yaşadığı, <b>ruh hali</b>nin nasıl olduğu, <b>riskli davranışlar</b> gösterip göstermediği ve <b>sosyal hayat</b>ında belirgin değişiklikler olup olmadığı gözlemlenmeli. Ayrıca <b>fizyolojik değişiklikler</b> de dikkate alınmalı. <b>Uyku düzeni</b>ndeki bozulmalar, <b>beslenme alışkanlıkları</b>ndaki değişiklikler ve son haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkan açıklanamayan <b>kilo kaybı</b> veya <b>kilo artışı</b>, üzerinde durulması gereken önemli belirtiler arasında yer alır."</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/bagimlilikla-mucadelede-en-guclu-arac-saglikli-iletisim_6a3a4fa6de6a9.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/bagimlilikla-mucadelede-en-guclu-arac-saglikli-iletisim/82783</link>
                <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 12:12:56 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Sınav stresinde beslenme düzeni nasıl olmalı?</title>
                                    <description>Sınav stresi öğrencilerin beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Uzman Diyetisyen Hülya Yiğit İspiroğlu, aşırı kafein uyarısı yaparken, başarı için düzenli...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Sınav öncesi beslenme düzeni değiştirilmemeli!</span></h2>

<p><b>Sınav döneminde</b> artan stresin, öğrencilerin <b>beslenme alışkanlıklarında</b> önemli değişikliklere yol açabildiğini belirten uzmanlar, bu süreçte <b>iştah değişimleri</b>, aşırı yeme eğilimi ve <b>kafeinli içeceklere</b> yönelimin sık görüldüğünü söylüyor.</p>

<p><b>Dengeli beslenme</b>, düzenli öğünler ve yeterli <b>su tüketiminin</b> zihinsel performans için kritik önem taşıdığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı <b>Hülya Yiğit</b> İspiroğlu, “Beynin temel <b>enerji kaynağı</b> glikozdur. Ancak bu enerjinin <b>şekerli içecekler</b> ve tatlılardan değil; besin öğeleri açısından zengin kaynaklardan sağlanması gerekir.” dedi. Aşırı kahve ve <b>enerji içeceklerinin</b> ise performansı artırmak yerine olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunan İspiroğlu, sınav döneminde en doğru yaklaşımın mevcut <b>beslenme düzenini</b> korumak olduğunu vurguladı.</p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, sınav döneminde öğrencilerin stresle birlikte değişebilen beslenme alışkanlıklarının <b>performansa etkisi</b> ve bu süreçte dengeli, düzenli ve alışılmış beslenme düzeninin korunmasının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Stres beslenmeyi, beslenme de stresi etkiliyor!</h3>

<p><b>Sınav stresinin</b> öğrencileri yalnızca akademik açıdan değil; fiziksel, duygusal ve sosyal yönden de etkileyebildiğini ifade eden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu dönemde birçok öğrencinin beslenme düzeninde değişiklikler görülür.” dedi.</p>

<p>Bazı öğrencilerde <b>iştah azalırken</b>, bazı öğrencilerde <b>aşırı yeme</b> davranışının ortaya çıkabileceğine dikkat çeken İspiroğlu, “Özellikle yoğun stres altında <b>şekerli besinlere</b>, çikolata, tatlılar, çay ve kahve gibi ürünlere yönelimin arttığı biliniyor. Beslenme ve stres arasında <b>çift yönlü</b> bir ilişki var. Stres <b>yeme davranışlarını</b> etkileyebilirken, düzensiz ve dengesiz beslenme de <b>stres düzeyinin</b> artmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle sınav döneminde öğrencilerin mevcut beslenme düzenlerini korumaları ve yeterli, dengeli beslenmeye özen göstermeleri önemli.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Besin çeşitliliğinin sağlandığı dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak önemli!</h3>

<p>Beynin temel enerji kaynağının <b>glikoz olduğunu</b> hatırlatan Hülya Yiğit İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Ancak bu enerjinin şekerli içecekler ve tatlılardan değil; <b>besin öğeleri</b> açısından zengin kaynaklardan sağlanması gerekir. Kuru ve taze meyveler, ceviz, badem ve fındık gibi <b>çiğ kuruyemişler</b>, tam tahıllar, yumurta, süt ürünleri, kefir gibi <b>fermente besinler</b>, zeytin, balık, taze sebzeler ve yeşil yapraklı sebzeler <b>zihinsel performansı</b> destekleyen besinler arasında yer alır. Özellikle ceviz ve balık gibi <b>omega-3 kaynakları</b> dikkat, öğrenme ve hafıza süreçlerini desteklerken; kefir gibi <b>probiyotik içeren</b> besinler <b>bağırsak mikrobiyotasının</b> korunmasına katkı sağlayabilir.</p>

<p>Günümüzde bağırsak ve beyin arasında güçlü bir iletişim olduğu bilinmekte olup, sağlıklı bir <b>bağırsak yapısının</b> ruh hali ve <b>bilişsel fonksiyonlar</b> üzerinde olumlu etkileri olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle sınav döneminde tek bir besine odaklanmak yerine, <b>besin çeşitliliğinin</b> sağlandığı dengeli bir beslenme düzeni oluşturmak daha önemli.”</p>

<h3>Sınav başarısını tek bir besin değil, düzenli beslenme ve kaliteli uyku belirler!</h3>

<p>Sınav döneminde amacın, son anda beslenme düzenini değiştirmek değil, mevcut düzeni koruyarak zihinsel performansı desteklemek olduğunu kaydeden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu nedenle öğrencilerin daha önce tüketmedikleri veya <b>sindirim sistemi</b> açısından alışık olmadıkları besinleri denememeleri, <b>öğün atlamamaları</b> ve yeterli su tüketmeleri önemli.” dedi.</p>

<p>Özellikle uzun süre <b>ders çalışabilmek</b> amacıyla aşırı miktarda kahve, çay veya enerji içeceği tüketmenin çarpıntı, huzursuzluk, <b>dikkat dağınıklığı</b> ve <b>uyku problemlerine</b> yol açarak beklenenin aksine performansı olumsuz etkileyebileceğini vurgulayan İspiroğlu, şu önerilerde bulundu:</p>

<p>“Öğünlerin düzenli olması ve her ana öğünde protein, <b>kompleks karbonhidrat</b>, sağlıklı yağ ve sebze-meyve gruplarına yer verilmesi gerekir. Kahvaltıda yumurta, peynir, <b>tam tahıllı</b> ekmek ve söğüş sebzeler; öğle ve akşam öğünlerinde et, tavuk, balık veya <b>kuru baklagillerle</b> birlikte sebze yemekleri, salata ve tam tahıllı ürünler tercih edilebilir. Ara öğünlerde ise meyve, kefir, yoğurt ve çiğ kuruyemişler <b>iyi seçeneklerdir</b>.</p>

<p>Sınav öncesindeki son günlerde ağır, yağlı ve sindirimi <b>zor yiyeceklerden</b> uzak durulmalı; bireyde gaz ve sindirim şikâyetlerine neden oluyorsa kuru baklagiller, brokoli ve karnabahar gibi besinler <b>kontrollü tüketilmelidir</b>. <b>Beyin performansı</b> tek bir öğün veya tek bir besinle değil, günler boyunca sürdürülen <b>düzenli beslenme</b>, yeterli <b>sıvı alımı</b> ve <b>kaliteli uyku</b> ile şekillenir.”</p>

<h3>Sınav günü yeni beslenme alışkanlıkları denenmemeli!</h3>

<p>Sınav sabahında en önemli noktanın, öğrencinin alışık olduğu beslenme düzenini koruması olduğunun altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Sınav günü <b>performansı artıracağı</b> düşüncesiyle farklı besinler denemek, normalde tüketilmeyen bir kahvaltı yapmak veya <b>öğün düzenini</b> değiştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Öğrenciler <b>deneme sınavlarına</b> nasıl hazırlanıyor ve kendilerini hangi şekilde daha rahat hissediyorlarsa, sınav sabahında da benzer bir rutin izlemelidir.” dedi.</p>

<p>Kahvaltı yapan öğrenciler için yumurta, peynir, tam tahıllı ekmek ve söğüş sebzelerden oluşan <b>dengeli öğünün</b> tercih edilebileceğini aktaran İspiroğlu, “Ancak önemli olan belirli bir menüyü uygulamak değil, vücudun <b>alışık olduğu</b> düzeni korumaktır. Sınav öncesinde aşırı yağlı, ağır ve yüksek şeker içeren yiyeceklerden kaçınılmalı; çay ve <b>kahve tüketimi</b> de abartılmamalı. Fazla miktarda kafein bazı öğrencilerde çarpıntı, huzursuzluk ve dikkat dağınıklığına neden olabilirken, sık <b>idrara çıkma</b> ihtiyacını da artırabilir. Benzer şekilde sınavdan hemen önce <b>aşırı sıvı</b> tüketmek yerine, su tüketimini <b>gün içine</b> yaymak daha uygun olacaktır. Sınav sabahı yapılabilecek en doğru şey <b>yeni beslenme</b> planı uygulamak değil, vücudun ve zihnin alışık olduğu düzeni sürdürmektir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/sinav-stresinde-beslenme-duzeni-nasil-olmali_6a33cd40aee1e.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/sinav-stresinde-beslenme-duzeni-nasil-olmali/82719</link>
                <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 13:38:49 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>&#039;Kelin ilacı olsa başına sürer&#039; dediler: 36 kilo verip herkesi şaşırttı</title>
                                    <description>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Diyetisyeni Dilara Demirkan, çocukluk yıllarından beri mücadele ettiği fazla kilolarından 16 ayda kurtuldu.</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">‘Şişman diyetisyen’ dediler: 36 kilo verip herkesi şaşırttı</span></h2>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi <b>Eşrefpaşa Hastanesi’nde</b> görev yapan <b>Diyetisyen</b> Dilara Demirkan, <b>97 kilodan</b> 61 kiloya düştü. “Sen diyetisyen olamazsın” sözlerine inat <b>16 ayda</b> 36 kilo veren Demirkan, bugün hastalarının <b>ilham kaynağı</b> oldu.</p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Diyetisyeni <b>Dilara Demirkan</b>, çocukluk yıllarından beri mücadele ettiği <b>fazla kilolarından</b> 16 ayda kurtuldu. 97 kiloyla başladığı yolculukta <b>36 kilo</b> vererek <b>61 kiloya</b> düşen Demirkan, bir zamanlar kendisine yöneltilen “Sen diyetisyen olamazsın” sözlerini bugün <b>başarı hikayesine</b> dönüştürdü. Hastalarının artık “Ama burada şişman bir diyetisyen vardı” diyerek <b>şaşkınlık yaşadığını</b> söyleyen Demirkan, <b>sağlıklı kilo</b> vermenin sırrının sabır, <b>disiplin</b> ve sürdürülebilir <b>yaşam alışkanlıklarında</b> saklı olduğunu anlattı.</p>

<h3>“Sen diyetisyen olamazsın” diyenler oldu</h3>

<p>Fazla kilolarla <b>küçük yaşlarda</b> tanışan Demirkan, yıllarca <b>diyet yapıp</b> bıraktığını anlattı. Çocukluğundan beri <b>kilo problemi</b> yaşadığını belirten Demirkan, “Her yaz diyetisyene gider, <b>birkaç ay</b> diyet yapardım. Ancak kış geldiğinde eski <b>beslenme düzenime</b> geri dönerdim. Bu döngü <b>yıllarca sürdü</b>. Üniversite yıllarında önce <b>gıda teknolojisi</b> eğitimi aldım. Babamın yıllardır diyetisyenlere <b>para ödediğini</b> görünce kendi kendime ‘Seni bu dertten kurtaracağım’ dedim ve <b>Beslenme</b> ve Diyetetik bölümünü tercih ettim. Ancak bu kararıma çevremden <b>olumsuz tepkiler</b> geldi. ‘Kelin ilacı olsa başına sürer’, ‘Sen diyetisyen olamazsın’ diyenler oldu” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>97 kiloyla başlayan dönüşüm</h3>

<p>Uzun yıllar <b>kilosunu</b> çok önemsemediğini söyleyen Demirkan, <b>sağlık sorunlarının</b> ortaya çıkmasıyla birlikte yaşamında <b>köklü değişiklik</b> yapmaya karar verdiğini belirterek, “<b>Tiroidle ilgili</b> bazı sağlık sorunları yaşamaya başladım. Bir <b>aile düğünü</b> öncesinde kardeşimle birlikte <b>diyet yapmaya</b> karar verdik. Başlangıçta <b>küçük adımlarla</b> ilerledik, ancak zamanla bu süreç bir <b>yaşam değişikliğine</b> dönüştü. 97 kiloyla başladığım yolculukta yaklaşık <b>16-17 ayın</b> sonunda 61 kiloya düştüm. Eski hastalarım geldiğinde beni <b>tanımakta zorlanıyor</b> ve ‘Ama burada şişman bir diyetisyen vardı’ diyorlar. Ben de ‘Evet, <b>o bendim</b>’ diye yanıt veriyorum. Ardından büyük bir şaşkınlıkla ‘Nasıl yaptınız?’ diye soruyorlar” dedi.</p>

<h3>Salçalı makarna için ağlayarak uyudu</h3>

<p>Kilo verme sürecinde birçok kişinin kendisine ameliyat ya da <b>zayıflama iğnesi</b> kullanıp kullanmadığını sorduğunu belirten Demirkan, başarısının arkasında yalnızca <b>sağlıklı beslenme</b> ve <b>düzenli spor</b> olduğunu söyledi. Demirkan, “Ne <b>mide ameliyatı</b> oldum ne <b>mide balonu</b> yaptırdım ne de zayıflama iğnesi kullandım. Kendi hazırladığım <b>beslenme programına</b> sadık kaldım ve düzenli olarak <b>spor yaptım</b>. Bir gece sadece <b>salçalı makarna</b> yemek istediğim için <b>ağlayarak uyudum</b>. Evde makarna da <b>yoğurt da</b> vardı. İstesem kalkıp yiyebilirdim. Ama kendime bir <b>söz vermiştim</b>. Yemedim ve uyudum. Ertesi sabah programıma <b>kaldığım yerden</b> devam ettim. ‘Artık yapamıyorum’ dediğim çok zaman oldu. Ancak ailem, arkadaşlarım ve <b>doktor meslektaşlarım</b> bana sürekli <b>destek verdi</b>. Bazen insanın yanında <b>kendisine inanan</b> insanların olması <b>her şeyden</b> daha önemli” dedi.</p>

<h3>“Diyetisyen sadece kilo verdirmez”</h3>

<p>Toplumda <b>diyetisyenlik mesleğinin</b> çoğu zaman yalnızca <b>kilo verme</b> ile ilişkilendirildiğini belirten Demirkan, hastanede çok farklı sağlık sorunları bulunan <b>hastalara da</b> hizmet verdiklerini vurguladı. Demirkan, “Diyetisyen denince insanların aklına <b>ilk olarak</b> zayıflamak geliyor. Oysa biz sadece <b>kilo vermek</b> isteyen kişilerle çalışmıyoruz. <b>Diyabet</b>, kolesterol ve <b>gut hastalarının</b> yanı sıra <b>nöroloji</b> ve yoğun <b>bakım servislerinde</b> tedavi gören hastalara da <b>beslenme desteği</b> sağlıyoruz. Bizim görevimiz yalnızca kilo verdirmek değil, bireylere sağlıklı ve <b>sürdürülebilir beslenme</b> alışkanlıkları kazandırmak” dedi.</p>

<h3>“Zayıflama iğneleri uzman hekim kontrolünde kullanılmalı”</h3>

<p>Son dönemde yaygınlaşan <b>zayıflama iğnelerine</b> ilişkin değerlendirmelerde bulunan Demirkan, bu tür ilaçların mutlaka <b>uzman hekim</b> kontrolünde ve <b>gerekli tahliller</b> yapıldıktan sonra kullanılması gerektiğini vurguladı. Demirkan, “Bu yöntemlere <b>karşı değiliz</b>. Ancak kişilerin bu ilaçları <b>eczaneden temin</b> ederek kendi başlarına kullanmalarını <b>doğru bulmuyoruz</b>. Öncelikle <b>kan tahlilleri</b> yapılmalı, kişinin <b>sağlık geçmişi</b> ayrıntılı şekilde değerlendirilmeli ve <b>tedavi süreci</b> uzman hekimler tarafından planlanmalıdır. Ayrıca bu süreç, diyetisyenlerin yürüteceği <b>beslenme takibiyle</b> desteklenmelidir. Ben ise ailemde bulunan bazı <b>kanser öyküleri</b> ve yaşadığım <b>tiroid sorunları</b> nedeniyle bu yöntemlerden <b>uzak durmayı</b> tercih ettim” dedi.</p>

<h3>“Kilo vermek değil, korumak zor”</h3>

<p>Bugün artık “diyet” sürecinden çok <b>“koruma” döneminde</b> olduğunu söyleyen Demirkan, asıl mücadelenin verilen kiloları <b>koruyabilmek olduğunu</b> vurguladı. Demirkan, “İnsanlar <b>hedef kiloya</b> ulaştıklarında sürecin bittiğini düşünüyor. Oysa asıl süreç <b>bundan sonra</b> başlıyor. Ben bugün <b>dikkat etmeyi</b> bıraksam verdiğim kiloların önemli bir kısmını <b>geri alabilirim</b>. Ameliyat, mide balonu ya da <b>zayıflama iğnesi</b> kullanan kişiler için de <b>durum farklı</b> değil; beslenme düzeni değiştirilmediği sürece <b>verilen kilolar</b> geri dönebiliyor. Önemli olan sürdürülebilir bir <b>yaşam tarzı</b> oluşturmak. Diyet ve <b>spor</b>, emek isteyen ama <b>süreklilik gerektiren</b> süreçlerdir. Uzun süre <b>çaba gösterilir</b>, ancak bırakıldığında <b>geri dönüşler</b> başlayabilir. Bu nedenle önemli olan <b>kısa süreli</b> diyetler değil, ömür boyu sürdürülebilecek <b>sağlıklı alışkanlıklar</b> kazanmaktır. Benim bu süreçte öğrendiğim <b>en önemli</b> şey de bu oldu” dedi.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/06/kelin-ilaci-olsa-basina-surer-dediler-36-kilo-verip-herkesi-sasirtti_6a2fb840c7e65.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/kelin-ilaci-olsa-basina-surer-dediler-36-kilo-verip-herkesi-sasirtti/82673</link>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 11:19:27 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>MS Hastalığı hakkında bilinmesi gerekenler</title>
                                    <description>Multipl Skleroz (MS) hastalığının nedenleri, belirtileri ve risk faktörleri mercek altında. Genetik ve çevresel etkiler ile güncel tedavi yöntemleri...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>MS, kadınlarda daha erken yaşta başlıyor!</h2>

<p><b>MS</b> (<b>Multiple Skleroz</b>) hastalığının <b>bağışıklık sisteminin</b> <b>sinir sistemine</b> saldırması sonucu ortaya çıkan <b>kronik</b> bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, en sık belirtiler arasında <b>duyusal şikâyetler</b>, <b>güç kaybı</b> ve <b>görme bozuklukları</b> yer aldığını söylüyor.</p>

<p>Hastalığın genellikle <b>29–32 yaşlarında</b> başladığını ve <b>kadınlarda</b> daha sık görüldüğünü kaydeden Nöroloji Uzmanı <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Bir çok <b>virüs enfeksiyonunun</b> MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği yok.” dedi. <b>Coğrafi farklılıkların</b> hastalığın görülme sıklığını etkilerken, <b>çevresel faktörlerin</b> de önemli rol oynadığına dikkat çeken <b>Prof. Dr.</b> <b>Tarlacı</b>, atak dönemlerinde <b>kortizon tedavisi</b> uygulanırken, <b>koruyucu ilaçlarla</b> hastalığın seyrinin kontrol altına alınmaya çalışıldığını vurguladı.</p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> <b>NPİSTANBUL Hastanesi</b> Nöroloji Uzmanı <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, <b>30 Mayıs</b> <b>Dünya MS Günü</b> kapsamında <b>MS hastalığının</b> nedenleri, belirtileri, <b>risk faktörleri</b>, <b>genetik</b> ve çevresel etkileri ile <b>tedavi yaklaşımları</b> hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor!</h3>

<p><b>Multiple Skleroz’un</b> (<b>MS</b>), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (<b>beyin</b>, <b>omurilik</b>) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi.</p>

<p><b>Hasarların yerleşimine</b> göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden <b>Prof. Dr.</b> <b>Tarlacı</b>, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi <b>duyusal-hisle</b> ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de <b>uyuşma-karıncalanma-keçelenme</b> tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların <b>yüzde 50-70’inde</b> ortaya çıkar.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları!</h3>

<p><b>Duyusal belirtilere</b> açıklık getiren <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, şunları söyledi:</p>

<p>“<b>Uyuşma</b>, <b>karıncalanma</b>, <b>iğnelenme</b>, <b>his azalması</b>, <b>gerilme</b>, <b>uyuşturulmuşluk</b> hissi, kum üzerinde yürüme hissi, <b>kaşınma</b>, <b>yanma</b>, <b>elektriklenme</b>, yüze ani vuran <b>elektrik çarpması</b>, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir.</p>

<p>Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (<b>motor</b>) <b>kayıpları</b> ile kendini gösterir. Kuvvet ya da <b>güç sorunları</b> ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların <b>yüzde 32-40’ında</b> görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların <b>yüzde 60</b> kadarı değişik ağırlıklarda <b>güç kayıplarına</b> maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda <b>kuvvet kaybı</b> şeklinde olabileceği gibi, ‘<b>ağırlaşma</b>’, ‘<b>sertleşme</b>’, ‘<b>direnç gösterme</b>’ veya ‘<b>ağrı</b>’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla <b>bacaklarda</b> başlar. Üçüncü sırada ise, <b>görme kayıpları</b> ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların <b>yüzde 15-20’sinde</b> başlangıç belirtisidir.”</p>

<h3>MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür!</h3>

<p>Pek çok çalışmada MS’in <b>başlangıç yaşının</b> <b>29-32</b> arası olduğunun görüldüğüne işaret eden <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre <b>5 yıl</b> daha erkendir.” dedi.</p>

<p><b>Birincil ilerleyen</b> tipte ise başlangıç yaşının <b>35-39 yaş</b> aralığı olduğunu vurgulayan <b>Prof. Dr.</b> <b>Tarlacı</b>, “Hastaların <b>yüzde 5’inde</b> ise başlangıç yaşı <b>8 yaşın</b> altında ve <b>70 yaş</b> üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar <b>kadınlarda</b> daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı <b>1.77/1.00</b> kadardır. Yaklaşık kadınlarda <b>2 kat</b> daha yüksek izlenir. MS <b>köylü</b> kadın ve erkeklerde daha nadirken, <b>sosyo-ekonomik</b> düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de <b>dünya coğrafyasına</b> bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı.</p>

<h3>MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı!</h3>

<p>Bir çok <b>virüs enfeksiyonunun</b> MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. <b>Enfeksiyon</b>, <b>taramalar</b>, <b>otopsi sonuçları</b> ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. <b>Virüslerin</b> bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe <b>saldırıya neden</b> oldukları kabul edilir.” dedi.</p>

<p>Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan <b>Prof. Dr.</b> <b>Tarlacı</b>, şöyle devam etti:</p>

<p>“Virüsler içerisinde, <b>kuduz</b>, uçuk virüsü olan <b>herpes simpleks</b>, <b>Epstein Barr</b> virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan <b>herpes virüs-6</b>, Epstein Barr virüsü ve <b>Chlamidya pnömonia</b> MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili <b>mikrop enfeksiyonu</b> etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, <b>17 yaşından</b> önce <b>sigaraya başlamak</b> MS gelişim riskini arttırıyor.”</p>

<h3>Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil!</h3>

<p><b>Tek yumurta</b> ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının <b>genetik etkinin</b> en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün <b>24 eş</b> ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise <b>yüzde 2,4’ünde</b> MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, <b>10 kat</b> daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan <b>beyin görüntülemelerinde</b> ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek <b>bozukluklar tespit</b> edilebilir. Genel olarak bakıldığında, <b>MS hastalarının</b> birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı <b>yüzde 20’dir</b>. Ancak, MS sadece <b>genetik</b> bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor!</h3>

<p><b>MS sıklığının</b> Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte <b>100 binde 2</b> ile <b>150 kişide</b> ortaya çıktığı bilgisini veren <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide <b>100’ün üzerinde</b>) <b>Avrupa</b> (<b>Rusya dâhil</b>), güney <b>Kanada</b>, <b>Kuzey Amerika</b>, <b>Yeni Zelanda</b> ve <b>Güney Avustralya’dır</b>. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, <b>Akdeniz kıyısı</b> (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. <b>Düşük riskli</b> alanlar Güney Amerika, <b>Meksika</b>, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm <b>Afrika’dır</b>. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir <b>enlem ve boylamla</b> hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı <b>istisnaları</b> da vardır. <b>Japonya</b>, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi.</p>

<p>MS’de <b>genetik yatkınlığın</b> yanı sıra <b>çevresel faktörlerin</b> de etkisi olduğunu dile getiren <b>Prof. Dr.</b> <b>Tarlacı</b>, “Bu hastalıkta <b>merkezi sinir</b> sistemi, yani <b>beyin</b> ve <b>omurilik</b> etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran <b>miyelin</b> (<b>yağ kılıfı</b>) yapısında <b>bozulma</b> ve <b>zedelenme</b> oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu.</p>

<h3>Yeni oluşan atakların tek tedavisi kortizon!</h3>

<p>MS’in <b>tedavi edilebilir</b> olup olmadığına açıklık getiren <b>Prof. Dr.</b> <b>Sultan Tarlacı</b>, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Daha önce de tanımladığı üzere, <b>atak geçirdiği</b> anlaşılan bir hastada uygulanan en etkili tedavi şekli <b>kortizon’dur</b>. <b>Kortizon tedavisi</b> MS ataklarında <b>1970 yıllarında</b> kullanılmaya başlanmıştır ve atakların <b>kutsal ilacıdır</b>. Atakların bir kısmı kortizona çok iyi yanıt verip, <b>atak öncesi</b> duruma dönmeyi sağlayabilir. Yararlı etkisi ilk bir <b>kaç günde</b> ve haftada ortaya çıkar.</p>

<p>Belli tipte <b>MS tanısı</b> almış hastaların, ataklarının sıklığını, şiddetini ya da atak olduğunda bıraktığı <b>hasarları azaltmak</b> için kullanılan tedavilerdir. <b>1993 yılında</b>, Amerikan <b>Gıda ve İlaç</b> Dairesi (<b>FDA</b>), MS’in seyrini değiştirebilecek ilk ilaç olan <b>interferon beta-1b’ye</b> onay verdi. Bunun ardından ‘<b>koruyucu ilaç</b>’ dönemi başladı. Bu ilaçların özelliği, sadece <b>atak olduğunda</b> değil, atak olsun olmasın <b>sürekli kullanımlarıdır</b>. Bu ilaçların önemli bir kısmı bedendeki <b>savunma/bağışıklık</b> sistemi üzerinden düzenleyici etki ederek hastalığın <b>saldırganlığını</b> ve de atakları engeller. Bahsedilen tedavilere ‘<b>tamamlayıcı tedavi</b>’ denilebilecek bir tedaviyi daha ekleyebiliriz. Bu tedavi <b>diyet</b>, <b>bitkisel tedaviler</b>, günlük yaşam düzeninde değişiklikler, <b>egzersizler</b> (<b>yoga</b>, <b>gevşeme egzersizleri</b>) olarak belirtilebilir.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/ms-hastaligi-hakkinda-bilinmesi-gerekenler_6a1975a33f3c3.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/ms-hastaligi-hakkinda-bilinmesi-gerekenler/82459</link>
                <pubDate>Fri, 29 May 2026 14:06:59 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayram gelenekleri çocuğun aidiyet hissini pekiştiriyor</title>
                                    <description>Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bayramlarda çocuklara kültürel değerlerin, sosyal becerilerin ve aidiyet duygusunun nasıl aktarıldığı hakkında...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#c0392b;">Çocuklar değerleri gözlem ve deneyim yoluyla öğreniyor!</span></h2>

<p><b>Bayramların</b> çocuklar için önemli bir <b>kültürel öğrenme</b> alanı olduğunu belirten uzmanlar, <b>kültürel mirasın</b> nesilden nesile aktarılmasına da katkı sağlayan özel zamanlar olduğunu söylüyor.</p>

<p>Çocukların değerleri en çok <b>gözlem</b> ve <b>deneyim</b> yoluyla öğrendiğini aktaran <b>Klinik Psikolog</b> <b>Emine Akın</b> Aytop, “Aile bireylerinin bayramlaşması, çocukların büyüklerinin elini öpüp <b>bayram harçlığı</b> alması, ailece yapılan kahvaltılar ve <b>akraba ziyaretleri</b>; çocuğun kendisini ailesine ve kültürüne ait hissetmesini destekleyen önemli <b>sosyal yaşantılar</b> arasında yer alır.” dedi. Aile büyükleriyle geçirilen zamanın, <b>paylaşma</b>, <b>saygı</b> ve <b>empati</b> gibi değerlerin gelişmesine katkı sağladığına dikkat çeken Aytop, <b>dijitalleşmenin</b> artmasıyla <b>yüz yüze</b> etkileşimlerin azalmasının bu öğrenme sürecini zayıflatabileceğine vurgu yaptı. </p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> <b>NPİSTANBUL Hastanesi</b> Klinik Psikolog <b>Emine Akın</b> Aytop, bayramlarda çocuklara <b>kültürel değerlerin</b>, sosyal becerilerin ve <b>aidiyet duygusunun</b> nasıl aktarıldığı hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Bayramlar, değerlerin somutlaştığı sosyal alanlar!</h3>

<p>Bayramların, bireyleri <b>ortak değerler</b> etrafında bir araya getirerek <b>toplumsal bağları</b> güçlendiren ve kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasına katkı sağlayan özel zamanlar olduğunu ifade eden Klinik Psikolog <b>Emine Akın</b> Aytop, “Çocuk gelişimi açısından değerlendirildiğinde, çocuklar özellikle erken yaşlarda <b>gözlem</b> ve <b>model alma</b> yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramlar; sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşma temelli ilişkilerin somut hale geldiği önemli <b>sosyal alanlardır</b>.” dedi.</p>

<p>Bayram öncesinde yapılan hazırlıklara değinen Aytop, “Aile bireylerinin bayramlaşması, çocukların büyüklerinin elini öpüp bayram harçlığı alması, ailece yapılan kahvaltılar ve akraba ziyaretleri; çocuğun kendisini ailesine ve kültürüne <b>ait hissetmesini</b> destekleyen önemli sosyal yaşantılar arasında yer alır.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırıyor! </h3>

<p><b>Geleneklerin</b> çocukluk döneminde öğrenilmesinin önemli olduğunu aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Gelenek, bir toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan değerler, alışkanlıklar ve <b>davranış kalıpları</b> bütünüdür. Gelenekler bireylere <b>kimlik</b> ve aidiyet duygusu kazandırır, <b>toplumsal düzenin</b> sürdürülmesine katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Çocukluk döneminin, <b>kimlik gelişiminin</b> ve <b>sosyal öğrenmenin</b> yoğun olduğu dönemlerden biri olduğunu hatırlatan Aytop, “Tekrarlayan <b>aile ritüelleri</b> ve kültürel uygulamalar; çocuğun yaşamı daha düzenli ve öngörülebilir algılamasına katkı sağlar. Bu <b>öngörülebilirlik</b>, çocuğun duygusal güvenlik geliştirmesini destekler. Ayrıca gelenekler; çocukların sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve <b>iletişim</b> gibi <b>sosyal becerileri</b> gözlem ve deneyim yoluyla içselleştirmesine katkı sağlar. Geleneklerin hiç ya da yetersiz aktarılması durumunda çocukta <b>sosyal kimlik</b> gelişimi ve <b>duygusal güven</b> gibi alanlarda sınırlılıklar görülebileceği dikkate alınmalıdır.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğreniyor!</h3>

<p>Büyüklerle geçirilen zamanın, çocukların <b>sosyal becerilerinin</b> gelişiminde önemli bir rol oynadığına işaret eden Aytop, şöyle devam etti:</p>

<p>“Çocuklar <b>sosyal davranışları</b> gözlem ve <b>ilişkisel etkileşim</b> yoluyla öğrenirler. Bu süreçte <b>ebeveynler</b> ve <b>aile büyükleri</b> güçlü sosyal modeller olarak işlev görür. Çocuğun gelişim düzeyine uygun şekilde <b>ev içi</b> sorumluluklara katılması da önemlidir. <b>Sofra hazırlığına</b> yardım etme ve günlük rutinleri birlikte yürütme gibi deneyimler; <b>sorumluluk bilincinin</b> gelişmesini destekler. Aynı zamanda <b>iş birliği</b> yapma ve aidiyet geliştirme becerilerine katkı sağlar. Büyüklerle kurulan <b>sağlıklı ilişkiler</b>, iletişim becerilerinin gelişimini destekler. <b>Yüz yüze</b> etkileşimler kelime dağarcığını genişletir, <b>kendini ifade</b> etme becerisini güçlendirir ve sosyal iletişim kurallarının öğrenilmesine katkı sağlar.</p>

<p><b>Kuşaklararası etkileşimler</b> empati ve <b>duygu düzenleme</b> açısından da önem taşır. Farklı yaş gruplarındaki bireylerin <b>yaşam deneyimlerini</b> gözlemlemek, çocuğun bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur. Aile büyüklerinden dinlenen yaşam deneyimleri ve gelenekler çocuğun <b>aidiyet duygusunu</b> ve kimlik gelişimini destekler.”</p>

<h3>Bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimleri!</h3>

<p><b>Dijitalleşmenin</b> arttığı günümüzde, çocukların etkileşimlerinin giderek daha fazla ekranlar üzerinden gerçekleştiğini dile getiren Klinik Psikolog <b>Emine Akın</b> Aytop, “Bu durum, yüz yüze etkileşimlerin azalmasına yol açabiliyor.” dedi.</p>

<p><b>Kuşaklararası temasın</b> azalmasının <b>sosyal bağların</b> çeşitliliğini sınırlayabileceği uyarısını yapan Aytop, “Bu noktada bayramlar, doğrudan <b>insan temasıyla</b> kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Aile bireyleriyle fiziksel bir araya gelme, ziyaretleşme ve birlikte <b>zaman geçirme</b>; çocukların sosyal etkileşim repertuvarını zenginleştiren özel bir alan sunar. Bu deneyimlerin sınırlı kalması ise <b>aidiyet hissi</b> açısından bazı <b>gelişimsel alanların</b> daha zayıf deneyimlenmesine yol açabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<h3>Anlatımlar, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur ancak tek başına yeterli değil!</h3>

<p>Ebeveynlerin <b>bayram kültürünü</b> çocuklara aktarırken en etkili yaklaşımın, <b>yaşantısal deneyimi</b> merkeze alan bir tutum olduğunu vurgulayan Emine Akın Aytop, “Çocuklar değerleri ve <b>kültürel ritüelleri</b> çoğunlukla gözlem ve tekrar eden deneyimler yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramın; <b>ziyaretleşme</b>, bayramlaşma, paylaşma ve aile büyükleriyle <b>bir araya</b> gelme gibi boyutlarına çocuğun dahil edilmesi önem taşır.” dedi.</p>

<p>Anlatımın ise bu yaşantıyı anlamlandıran <b>tamamlayıcı</b> bir unsur olduğu bilgisini veren Aytop, “Ebeveynin bayramın anlamını açıklaması ve geleneklerin neden önemli olduğunu sade bir dille ifade etmesi, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur. Ancak tek başına <b>anlatım</b> genellikle sınırlı kalır. <b>Aile içi</b> bağlar açısından <b>bayram deneyimleri</b>, kaliteli ortak zaman geçirme ve yüz yüze etkileşim yoluyla <b>ilişkisel yakınlığın</b> güçlenmesine katkı sağlar. Birlikte geçirilen bu zamanlar, aile bireyleri arasında <b>aidiyet hissinin</b> pekişmesine olanak tanır.” diye konuştu.</p>

<h3>Yüz yüze etkileşimin azalması, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir!</h3>

<p>Bayramların ‘tatile dönüşmesi’nin <b>kültürel açıdan</b> modern yaşamın getirdiği bir <b>dönüşüm</b> olarak ele alınabileceğini ifade eden Aytop, “Bu süreç, bir yandan bayramların <b>geleneksel ritüellerinden</b> uzaklaşma eğilimini beraberinde getirirken, diğer yandan aileyle bir araya gelme ve <b>dinlenme ihtiyacına</b> da karşılık verebilir.” dedi.</p>

<p>Kültürel açıdan en belirgin sınırlılığın, bayramın yalnızca bir <b>tatil zamanına</b> indirgenmesiyle birlikte <b>yüz yüze</b> etkileşim boyutunun zayıflaması olduğunu aktaran Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle <b>çocuklar açısından</b> bu durum, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir. Bayram vesilesiyle çocuklara aktarılması gereken en önemli gelenekler, <b>bayramlaşma</b>, <b>akraba ziyaretleri</b> ve <b>paylaşma kültürüdür</b>. Çocuğun büyüklerle yüz yüze <b>iletişim kurması</b>; nezaket, saygı ve sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine katkı sağlar. Paylaşma ve <b>ikram kültürü</b> ise çocukta cömertlik, empati ve sosyal karşılıklılık duygusunun gelişmesini destekler. Aile içi birlikte <b>zaman geçirme</b> ve ritüeller de çocuğun aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu geleneklerin korunmasının temel nedeni, çocukların bu değerleri çoğunlukla <b>yaşantı içinden</b> öğreniyor olmasıdır. Bayramlar bu açıdan, <b>kültürel değerlerin</b> davranışa dönüştüğü doğal sosyal öğrenme alanlarından biridir.” </p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/bayram-gelenekleri-cocugun-aidiyet-hissini-pekistiriyor_6a180b6770c71.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/bayram-gelenekleri-cocugun-aidiyet-hissini-pekistiriyor/82450</link>
                <pubDate>Thu, 28 May 2026 12:18:05 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Günlük pişmiş et tüketimi 100-150 gram civarında olmalı</title>
                                    <description>Kurban Bayramı&#039;nda sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılar: Günlük pişmiş et tüketimi 100-150 gram civarında olmalı!..</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>Bayramda et tüketimi günlük 150 gramı geçmemeli!</h2>

<h3>Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenmenin püf noktaları!</h3>

<p><b>Kurban Bayramı’nda</b> artan et tüketiminin sağlık sorunlarına yol açmaması için uyarılarda bulunan Beslenme Uzmanı Öğr. Gör. <b>Kübra Şahin</b>, etin doğru miktarda tüketilmesi, uygun yöntemlerle pişirilmesi ve mutlaka dinlendirilmesi gerektiğini belirterek, özellikle çocuklar, yaşlılar ve <b>kronik hastalığı</b> bulunan bireylerin daha dikkatli olması gerektiğini söyledi.</p>

<p>Kurban Bayramı’nda günlük <b>et tüketiminin</b> 100-150 gramı geçmemesi gerektiğini kaydeden Şahin, “Yeni kesilmiş et hemen tüketilmemeli, <b>12-24 saat</b> dinlendirilmelidir. Haşlama ve <b>fırında pişirme</b> tercih edilmeli, kavurma ve kızartmadan kaçınılmalıdır.” dedi.</p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, Kurban Bayramı'nda <b>sağlıklı</b> ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.</p>

<p>Günlük pişmiş et tüketimi 100-150 gram civarında olmalı</p>

<p>Kurban Bayramı’nda sağlıklı kalmak ve <b>sindirim sorunları</b> yaşamamak için günlük et tüketim miktarına dikkat etmek gerektiğini ifade eden Beslenme Uzm. Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Yetişkin bir birey için günlük et tüketimi <b>100-150 gram</b> (pişmiş ağırlık) civarında olmalıdır. <b>Kalp-damar sağlığı</b> ve böbrek fonksiyonları dikkate alındığında et tüketimi daha sınırlı miktarda (örneğin <b>70-100 gram</b>) olmalıdır.” dedi.</p>

<p>Etin <b>pişirme yönteminin</b> sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Kübra Şahin, özellikle Kurban Bayramı gibi et tüketiminin yoğun olduğu dönemlerde doğru pişirme yöntemlerinin önem kazandığını ifade etti.</p>

<h3>Fırında pişirme besin değerini koruyor</h3>

<p><b>Haşlama yönteminin</b> düşük kalorili olması ve sindirimi kolaylaştırması dolayısıyla önerildiğini kaydeden Şahin, yağın bir kısmının suya geçmesi sayesinde etin <b>yağ oranının</b> da azaldığını, fırında pişirmenin ise besin değerini büyük ölçüde koruduğunu ve ek <b>doymuş yağ</b> kullanılmadan sağlıklı pişirme imkânı sunduğunu belirtti. Şahin, ancak aşırı yüksek sıcaklıkta pişirmenin besin kaybına ve <b>zararlı bileşiklerin</b> oluşumuna neden olabileceği uyarısında bulundu.</p>

<p><b>Kavurma</b> ve kızartma yöntemlerine karşı da uyarılarda bulunan <b>Beslenme Uzm.</b> Kübra Şahin, “Kavurma sindirimi zorlaştırabilir. Yüksek doymuş yağ ve <b>kolesterol içeriği</b> nedeniyle kalp-damar hastalıkları riskini artırabilir. Kızartmada ise <b>yağ emilimi</b> yüksek olduğu için kalori ve doymuş yağ miktarı artar, <b>sindirim sistemi</b> zorlanabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesi sağlık açısından çeşitli riskler taşıyor</h3>

<p>Şahin, Kurban Bayramı’nda <b>yeni kesilmiş</b> etin hemen tüketilmesinin sağlık açısından çeşitli riskler taşıdığına dikkat çekti. Etin kesim sonrası mutlaka <b>dinlendirilmesi</b> gerektiğini belirten Şahin, erken tüketimin hem sindirim sistemi sorunlarına hem de <b>gıda güvenliği</b> risklerine yol açabileceğini söyledi.</p>

<p>Yeni kesilmiş etin hayvan kesildikten sonra kasılıp sertleştiğini ifade eden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Hemen <b>tüketilen et</b> serttir, çiğnenmesi ve sindirimi zordur. Bu durum şişkinlik, <b>mide ağrısı</b>, hazımsızlık, reflü ve <b>gastrit</b> şikayetlerinin artmasına neden olabilir.” dedi.</p>

<h3>Et buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmeli</h3>

<p>Etin buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmesinin önemine vurgu yapan Şahin, “Dinlendirilen etin <b>kas lifleri</b> gevşer, daha yumuşak ve lezzetli hale gelir. Aynı zamanda <b>sindirimi kolaylaşır</b>. Ayrıca mikrobiyolojik açıdan da daha güvenli olur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><b>Hijyen koşullarına</b> dikkat edilmemesi halinde ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini kaydeden Şahin, “Uygun hijyen sağlanmazsa, taze ve ısısı düşmemiş et <b>bakteri üremesi</b> için uygun ortam oluşturabilir. Özellikle <b>saklama koşulları</b> uygun değilse ishal, mide bulantısı gibi <b>gıda zehirlenmeleri</b> görülebilir.” diye konuştu.</p>

<h3>Sebzeler sindirim sistemi için önemli bir destek sağlıyor</h3>

<p>Kurban Bayramı’nda yalnızca et tüketimine değil, yanında tercih edilen besinlere de dikkat edilmesi gerektiğini belirten Beslenme Uzm. Şahin, <b>kırmızı etin</b> protein ve yağ açısından zengin olmasına rağmen lif, <b>C vitamini</b> ve karbonhidrat bakımından yetersiz olduğunu söyledi.</p>

<p>Sebzelerin sindirim sistemi için önemli bir destek sağladığını ifade eden Şahin, “Sebzeler <b>lif kaynağıdır</b>. Sindirim sistemini destekler, <b>bağırsak hareketlerini</b> düzenler. Aynı zamanda <b>antioksidan</b>, vitamin ve mineral açısından da zengindir.” dedi.</p>

<p><b>Tam tahıllı</b> ürünlerin önemine de değinen Şahin, “Tam buğday ekmeği ve <b>bulgur pilavı</b> gibi tam tahıllar karbonhidrat kaynağıdır. Enerji sağlar, <b>kan şekerini</b> dengede tutar ve lif içerikleri sayesinde etle birlikte daha uzun süre <b>tokluk hissi</b> oluşturur.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Yoğurt, ayran ve kefir sindirim sisteminin daha rahat çalışmasını sağlıyor</h3>

<p><b>Fermente süt</b> ürünlerinin de sindirimi desteklediğini kaydeden Beslenme Uzm. Şahin, “Yoğurt, ayran ve kefir gibi <b>probiyotik içeren</b> besinler sindirim sisteminin daha rahat çalışmasına katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>C vitamini içeren besinlerin etle birlikte tüketilmesinin faydalı olduğunu belirten Şahin, “Limonlu salata, domates, <b>yeşil biber</b>, maydanoz, portakal ve nar gibi C vitamini kaynakları, kırmızı ette bulunan <b>demirin emilimini</b> artırır.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Çocuklar yaklaşık 50-100 gram arasında et tüketmeli</h3>

<p>Şahin, Kurban Bayramı’nda özellikle <b>çocuklar</b> ve yaşlıların et tüketiminde daha dikkatli olunması gerektiğini belirterek, <b>porsiyon kontrolü</b> ve doğru pişirme yöntemlerinin önemine dikkat çekti.</p>

<p>Çocukların yaşlarına ve gelişim durumlarına göre daha az miktarda et tüketmesi gerektiğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “Çocuklar yaklaşık <b>50-100 gram</b> arasında et tüketmelidir. Etin hazırlanışında haşlama, fırında veya <b>buharda pişirme</b> yöntemleri tercih edilmelidir. Kızartmalardan ve çok yağlı kavurmalardan kaçınılmalıdır.” dedi.</p>

<p>Çocuklarda <b>bağışıklık sisteminin</b> henüz tam gelişmediğini vurgulayan Şahin, “Bu nedenle etin iyi pişmiş olması çok önemlidir. Et <b>küçük parçalara</b> ayrılarak tüketilmeli, yanında sebze, yoğurt ve tam tahıllı besinlerle <b>dengeli</b> bir öğün oluşturulmalıdır.” diye konuştu.</p>

<h3>Yaşlılar için et yumuşak ve kolay çiğnenebilir şekilde hazırlanmalı</h3>

<p><b>Yaşlı bireylerde</b> ise kalp-damar sağlığı ve böbrek fonksiyonlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Şahin, “Yaşlılar et tüketimini daha sınırlı miktarda, yaklaşık 70-100 gram arasında tutmalıdır. Et yumuşak ve <b>kolay çiğnenebilir</b> şekilde hazırlanmalıdır.” diye konuştu.</p>

<p>Kavurma ve kızartma gibi ağır pişirme yöntemlerinden kaçınılması gerektiğini kaydeden Beslenme Uzm. Şahin, “<b>Tansiyon problemleri</b> nedeniyle aşırı tuz kullanımından uzak durulmalıdır. Yaşlılarda <b>mide asidi</b> azalır. Bu nedenle sert, yağlı ve yoğun baharatlı etler sindirim sorunlarına yol açabilir.” dedi.</p>

<h3>Kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp görülebilir</h3>

<p>Bayramda aşırı et tüketiminin sindirim sistemi üzerinde çeşitli olumsuz etkiler oluşturabileceğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “<b>Kabızlık</b>, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp ve bağırsak hareketlerinde yavaşlama gibi sorunlar görülebilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p>Bu etkileri azaltmak için <b>lifli besinlerin</b> artırılması gerektiğini belirten Şahin, “Yeterli <b>su tüketmek</b>, yağlı ve kızartılmış yiyeceklerden uzak durmak, porsiyon kontrolü yapmak, yemek sonrası <b>hafif yürüyüşler</b> gerçekleştirmek ve probiyotik besinler tüketmek sindirim sistemini rahatlatacaktır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><b>Fiziksel aktivitenin</b> önemine de değinen Şahin, “Hafif yürüyüşler <b>sindirim sistemini</b> hızlandırarak mide ve bağırsakların daha iyi çalışmasını sağlar, kabızlık riskini azaltır. Ayrıca <b>metabolizmayı destekler</b>, kan dolaşımını artırır, krampları ve şişkinliği hafifletir.” dedi.</p>

<p>Su tüketiminin de bayram döneminde ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “<b>Su tüketimi</b> mide ve bağırsaklarda besinlerin çözülmesine ve emilmesine yardımcı olur. Lifli besinlerin bağırsakta hareketini kolaylaştırır, kabızlığı önler, vücudu <b>detoksifiye eder</b> ve mideyi rahatlatır.” Şeklinde sözlerini tamamladı.</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/gunluk-pismis-et-tuketimi-100-150-gram-civarinda-olmali_6a1577ee744f6.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/gunluk-pismis-et-tuketimi-100-150-gram-civarinda-olmali/82432</link>
                <pubDate>Tue, 26 May 2026 13:26:43 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Küçük çocuklara kurban ritüeli doğru anlatılmalı!</title>
                                    <description>Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern insanın dijitalleşme ve belirsizlik içinde yaşadığı anlam krizine karşı Kurban Bayramı gibi dini ritüellerin...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>Kurban Bayramı kültürel hafızayı canlandırıyor!</h2>

<p><b>Kurban Bayramı</b>’nın, modern insanın anlam arayışı, paylaşma duygusu ve toplumsal bağlarını yeniden güçlendiren önemli bir ritüel olarak öne çıktığını belirten Psikiyatrist <b>Prof. Dr.</b> Nevzat Tarhan, modern insanın, hızlanan dijital yaşam ve artan belirsizlik nedeniyle <b>kontrol krizi</b> yaşadığını söylüyor.</p>

<p>Dini ritüellerin, bu belirsizliği azaltarak bireye teselli ve yön duygusu kazandırdığını aktaran Prof. Dr. Tarhan, “Kurban Bayramı gibi <b>dini ritüeller</b>, çocukların zihninde <b>kolektif hafızanın</b> bir parçası olarak yerleşir. Bu hafıza bireyin hem kişisel hem de <b>toplumsal kimliğini</b> şekillendirir. Bu süreç, aynı zamanda aidiyet duygusunu güçlendirir.” dedi.</p>

<p>Dijitalleşmenin <b>duygusal küntleşmeye</b> yol açtığına dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, yüz yüze etkileşimin ve <b>sosyal deneyimlerin</b> önemini vurguladı. Yardımlaşma ve paylaşmanın insan doğasının <b>biyolojik</b> bir parçası olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, bayramların toplumsal ‘onarıcı’ işlevi olduğunu kaydetti.</p>

<p><b>Üsküdar Üniversitesi</b> Kurucu Rektörü, <b>NPİSTANBUL Hastanesi</b> Yönetim Kurulu Başkanı ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern insanın <b>dijitalleşme</b> ve belirsizlik içinde yaşadığı <b>anlam krizine</b> karşı Kurban Bayramı gibi dini ritüellerin, psikolojik, toplumsal ve kültürel etkileri hakkında bilgi verdi.</p>

<h3>Esas olan, maddi unsurların arka planındaki anlamı kavramak!</h3>

<p><b>Kurban ibadetine</b> farklı bir bakış açısıyla yaklaşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsan, bencillik, dünyacılık ve hazcılık ekseninde bir tür ‘hapishane’ içinde yaşıyor. Bu yapı içinde kişi, <b>kontrol duygusuyla</b> bloke olmuş bir halde, daha çok eşyalara ve <b>maddi değerlere</b> bağlanıyor.” dedi.</p>

<p>İnsanın mala, mülke, servete, şöhrete ve makama yönelmesinin, onu anlamdan uzaklaştırdığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Oysa esas olan, bu maddi unsurların arka planındaki anlamı kavramak. Bu bağlamda dini ritüeller, özellikle <b>kurban ibadeti</b>, insanın bu çerçeveyi kırması ve gerçeklerle yüzleşmesi için bir fırsat sunuyor. Kurban ibadeti yalnızca <b>sembolik</b> bir anlam taşımıyor, aynı zamanda insanın iç dünyasında da bir dönüşüm sağlıyor. ‘Kurban’ kelimesi köken olarak ‘kurbiyet’ten geliyor ve Allah’a yaklaşmayı ifade ediyor. Bu yönüyle kurban, hem <b>manevi</b> hem de anlam boyutu olan, aynı zamanda mali bir ibadet olarak değerlendirilmeli.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>İbadetler, bireyin bencilliğini kırarak başkalarını fark etmesini sağlar!</h3>

<p>Kurban ve benzeri <b>mali ibadetlerin</b>, insanın sahip olduğu şeyleri paylaşmasını sağladığını ve toplumdaki <b>dezavantajlı kesimlerin</b> fark edilmesine katkıda bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Özellikle yılda bir veya birkaç kez et tüketebilen insanların durumuna dikkat çekilmesi, bu ibadetin <b>toplumsal yönünü</b> güçlendiriyor. Zekat gibi ibadetlerle birlikte düşünüldüğünde, kurban bireyde verme, paylaşma ve <b>sorumluluk bilincini</b> geliştiriyor.” dedi.</p>

<p>Bu ibadetlerin, bireyin yalnızca kendisi için yaşama eğilimini kırarak başkalarının varlığını ve ihtiyaçlarını fark etmesine yardımcı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, böylece insanın maddeden ziyade <b>anlama yönelmesinin</b> teşvik edildiğini söyledi.</p>

<p>Küçük çocuklara kurban ritüeli doğru anlatılmalı!</p>

<p>Kurban ibadetinin <b>çocukluk dönemindeki</b> etkilerini ve bu ritüellerin kültürel kimlik oluşumundaki rolünü <b>kolektif hafıza</b> üzerinden değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kurban Bayramı ve kurban kesimi gibi dini ritüeller, çocukların zihninde kolektif hafızanın bir parçası olarak yerleşir. Bu hafıza bireyin hem kişisel hem de toplumsal kimliğini şekillendirir. Bu süreç, aynı zamanda <b>aidiyet duygusunu</b> güçlendirir.” dedi.</p>

<p>Kültürel kimliğin kaybının, bireyin başka kültürlerin etkisi altında özne ya da nesne haline gelmesine yol açabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu nedenle çocukların hem dini hem de milli gerekçelerle bu ritüellere dahil edilmesi önemli. Ancak çocukların <b>kurban kesimi</b> sürecine katılımı konusunda yaşa bağlı farklılıklar var. Özellikle <b>0–6 yaş</b> döneminde soyutlama becerisinin gelişmemiş olması nedeniyle, sevilen bir hayvanın kesilmesi çocukta <b>travmatik etki</b> oluşturabilir. Bu nedenle küçük yaş grubunda ritüelin anlamının doğru bir şekilde açıklanması gerekir.</p>

<p>Kurban ibadeti çocuğa anlatılırken, bir canın yok oluşu yerine <b>yaşam döngüsü</b> ve paylaşım ön plana çıkarılmalı. İnsanların kasaplardan et temin etmesi, hayvanların kesilmesi ve doğadaki <b>besin döngüsü</b> gibi örneklerle bu sürecin doğal bir yaşam zinciri içinde olduğu açıklanmalı. Bu yaklaşım, çocuğun olaya daha bütüncül ve anlamlı bir çerçeveden bakmasını sağlar.”</p>

<h3>Ölümün geçiş olarak anlatılması kaygıyı azaltır!</h3>

<p>Ölüm ve yaşam döngüsüne ilişkin anlatıların da çocukların <b>anlam dünyasını</b> şekillendirdiğini aktaran Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ölümün yok oluş değil, bir geçiş ya da mekan değişimi olarak anlatılması, çocukta oluşabilecek <b>yoğun kaygıyı</b> azaltabilir. İnsanlarda doğuştan gelen sonsuzluk arzusu, ölüm algısıyla birleştiğinde kaygı oluşturur, ancak doğru <b>anlamlandırma</b> ile bu kaygı azaltılabilir.” dedi.</p>

<p>Bu bağlamda, ölümün bu dünyadan başka bir yaşama geçiş olarak ele alınmasının, bireyin yaşamı daha anlamlı görmesine katkı sağlayacağını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Dünya hayatının geçici bir süreç olarak değerlendirilmesi, insanın bu dünyada yaptığı eylemlerin anlamını güçlendirir. Çocukların ritüellere katılımında <b>paylaşım</b> da önemli. Kurban sürecine harçlıkla katkı sağlama ya da dağıtım aşamalarına katılma çocuğun sürece dahil edilmesi açısından faydalı. Küçük yaşlarda doğrudan kesim sürecine katılım yerine önce <b>zihinsel hazırlık</b> yapılması daha uygun olur. <b>5–6 yaş</b> sonrasında ise çocuklar, aile eşliğinde ve ritüelin merhamet ve ibadet boyutu vurgulanarak sürece daha aktif şekilde dahil edilebilir. Ailenin tutumu, çocuğun olayı nasıl anlamlandıracağını doğrudan etkiler. Modern insanın en büyük sorunlarından biri <b>belirsizlik</b>. Ölümün açıklanamaması, özgürlük ve yalnızlık gibi kavramların anlamlandırılamaması bireyde kaygı oluşturur. Bu nedenle ritüellerin sağladığı anlam çerçevesi belirsizliği azaltarak paylaşım ve aidiyet duygusunu güçlendirir.” açıklamasını yaptı.</p>

<h3>Dijital etkileşimler duygusal küntleşmeye yol açıyor!</h3>

<p>Modern yaşamın bireylerde oluşturduğu duygusal değişimleri ve bunun toplumsal etkilerini modernizm ve <b>dijitalleşme</b> üzerinden değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Modern yaşam, özellikle dijital etkileşimlerin artmasıyla birlikte çocuklarda ve yetişkinlerde duygusal küntleşmeye yol açtı. Bu durum, insan beynindeki <b>ayna nöronlar</b> üzerinden açıklanabilir. Motor değil duygusal ayna nöronlar, bireyler arası <b>duygusal aktarımı</b> sağlar ve bu sistemin adeta ‘telsiz internet’ gibi çalışır.” dedi.</p>

<p>İnsanlar arasındaki bilgi aktarımının büyük kısmının sözlü olmayan (<b>non-verbal</b>) iletişimle gerçekleştiğine işaret eden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ses tonu, vurgu, kelime seçimi ve söyleyiş biçimi gibi unsurlar duygusal etkide belirleyici olur. Ancak <b>dijital iletişim</b> bu doğal ve sahici etkileşimi azaltarak duygusal küntleşmeye neden oluyor. Buna karşılık <b>yüz yüze</b> etkileşimler, karşı tarafın sevincini ve heyecanını doğrudan görmek, duygusal ayna nöronları aktive ederek bu küntlüğü azaltabiliyor.</p>

<p>Dijital ortamda verilen basit tepkiler, örneğin bir ‘beğeni’ ifadesi, gerçek <b>sosyal etkileşimin</b> yerini tutmaz. <b>Empati gelişimi</b> açısından yüz yüze deneyimler önemli. Bu bağlamda birçok gelişmiş ülkede uygulanan sosyal sorumluluk programlarını örnek gösterilebilir. Öğrencilerin belirli sürelerle bakım evlerinde, dezavantajlı çocuklarla ya da temizlik ve destek işlerinde çalıştırılması empatiyi geliştirir ve <b>sosyal farkındalığı</b> artırır.”</p>

<h3>Yardım etme ve paylaşma davranışları insanın biyolojik doğasında yer alıyor!</h3>

<p>Dijitalleşmenin <b>sosyal bağları</b> zayıflattığını ve bu nedenle fiziksel deneyimlerin yeniden önem kazandığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Yardım etme ve <b>paylaşma davranışları</b>, dini ya da ideolojik bir temelden bağımsız olarak insanın <b>biyolojik doğasında</b> yer alır. Emek ve zahmetle elde edilen deneyimler beyinde daha kalıcı izler bırakır ve bu durum değer algısını güçlendirir.” dedi.</p>

<p>Bu çerçevede yapılan <b>bilimsel araştırmalara</b> da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Budist rahipler ve ortalama bireyler üzerinde yapılan çalışmalarda aynı görsellere verilen tepkilerin farklı olduğu görülmüş. Yardım temalı görüntülere verilen tepkiler, bireyin zihinsel ve <b>duygusal yapısına</b> göre stres ya da mutluluk hormonlarını tetikliyor. Bu durum, anlamlandırmanın duygusal tepkiler üzerindeki belirleyici etkisini gösteriyor.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Kurban Bayramı ve benzeri dini ritüeller sosyal ve duygusal işlevleri destekliyor!</h3>

<p>Dezavantajlı bireylerle kurulan ilişkinin yalnızca yardım edilen kişiye değil, yardım eden kişiye de olumlu etkiler sağladığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsanlar yardım ettikçe psikolojik olarak iyi hisseder ve bunun <b>biyolojik</b> bir karşılığı vardır. Yardım etme davranışı insan doğasında yer alan <b>temel</b> bir eğilim.” dedi.</p>

<p>Kurban Bayramı ve benzeri dini ritüellerin sosyal ve <b>duygusal işlevleri</b> desteklediğini açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Bayramlar özellikle <b>çocuklar açısından</b> önemli bir deneyim alanı oluşturuyor. Bayramlar aile içi ilişkileri güçlendiriyor, çatışmaları azaltıyor ve ebeveynlerin çocuklarına daha fazla zaman ayırmasına olanak sağlıyor. Bu yönüyle bayramlar çocukların dünyasında <b>‘onarıcı günler’</b> olarak işlev görüyor.” diye konuştu.</p>

<h3>Dini ritüeller, insanın anlam ve teselli ihtiyacına cevap veriyor!</h3>

<p><b>Tevekkül</b> kavramını ‘vekil tayin etmek’ anlamı üzerinden ele alan Prof. Dr. Tarhan, “Bu yaklaşım modern insanın yaşadığı belirsizlikle ilişkisini değerlendirir. Günümüz insanı, hızlı yaşam temposu, yoğun <b>bilgi akışı</b> ve her şeye anında ulaşabilme imkânına rağmen geleceğe dair ciddi bir <b>belirsizlik</b> içinde yaşıyor. Her yeni bilgi yeni sorular doğuruyor, bu durum da insan zihninde sürekli bir belirsizlik ve sorgulama hali oluşturuyor.” dedi.</p>

<p>İnsanın geçmiş ve geleceği düşünebilen tek varlık olduğunu, <b>zaman algısı</b> ve anlam arayışının da bu belirsizlik duygusunu artırdığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Özellikle sorgulayan bireylerde bu durum <b>varoluşsal</b> bir bunalıma dönüşebilir. Bu noktada dini ritüeller, insanın anlam ve <b>teselli ihtiyacına</b> cevap verir. Hayata anlam yükleyebilmenin, acıların yönetilmesini kolaylaştırır ve bireyin kontrol edemediği durumlarla başa çıkmasını sağlar.” bilgisini paylaştı.</p>

<h3>21. yüzyıl yalnızca bilgi değil, bilgelik çağı olmalı!</h3>

<p>Modern insanın en temel sorunlarından birinin de <b>‘kontrol etme’</b> arzusu olduğunu aktaran Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Her şeyi kontrol etme çabası kaygıyı artırır ve bireyi bir tür ‘kontrol hapishanesi’ içine sokar. Buna karşılık <b>anlam arayışı</b>, sahip olmaktan çok ‘olmayı’ hedefleyen bir yaşam anlayışını öne çıkarır, insanın <b>içsel gelişimini</b> merkeze alır.” dedi.</p>

<p>Bu bağlamda <b>maddi zenginlikten</b> ziyade anlam zenginliğinin önem kazandığının altını çizen Prof. Dr. Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bireyin kendi iç dünyasını geliştirmesi gerekir. Dijitalleşme ve hızlı <b>teknolojik değişim</b>, insan ilişkilerinde ve toplumsal yapıda karakter sorunlarını artırabilir. Bu çerçevede, <b>Elon Musk’ın</b> ‘Zekâ çok ucuzladı ama karakter çok pahalılaştı’ sözü, bilgi çağından <b>bilgelik çağına</b> geçiş ihtiyacına işaret ediyor. Modern çağın getirdiği hızlı değişim ve dijitalleşme, <b>sosyal çürüme</b>, hile, entrika ve yalan gibi olguları artırma riski taşıyor. Bu nedenle <b>21. yüzyıl</b> yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bilgelik çağı olması gerekiyor. Aksi halde karakter sahibi bireylerin azalması <b>toplumsal</b> bir sorun haline gelebilir. ”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/kucuk-cocuklara-kurban-ritueli-dogru-anlatilmali_6a13feee9f3e3.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/kucuk-cocuklara-kurban-ritueli-dogru-anlatilmali/82409</link>
                <pubDate>Mon, 25 May 2026 10:34:49 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Aile bağlarını güçlendirmek için 3 öneri!</title>
                                    <description>Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy,  aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h2>Aile bağlarının güçlü olması nitelikli iletişime bağlı!</h2>

<p>Ailenin bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yer olduğunu belirten uzmanlar, bireyin yaşamında <b>ailenin rolü</b>nün çok büyük olduğunu söylüyor.</p>

<p>Sağlıklı bireylerin ancak sağlıklı aile ilişkileri içinde yetişebileceğini vurgulayan <b>Psikoloji Hizmetleri</b> Genel Koordinatörü ve <b>Klinik Psikolog</b> Çiğdem Demirsoy, “İnsan hayatında, yaşamın akışı içerisinde inişler çıkışlar, zor zamanlar olur. Eğer bağlar güçlüyse, ilişkiler sağlıklıysa bu zor zamanlara karşı dayanıklı olunur.” dedi. <b>Dijitalleşmenin</b> aile içi etkileşimi zayıflattığını ve ebeveynlerin çocuklar için en önemli <b>rol model</b> olduğunu aktaran Demirsoy, aile içi bağların güçlenmesi için birlikte zaman geçirmenin, dinlemenin ve <b>nitelikli iletişim</b>in kritik olduğuna dikkat çekti.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi <b>NPİSTANBUL Hastanesi</b> Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog <b>Çiğdem Demirsoy</b>, 15 Mayıs <b>Aile Günü</b> kapsamında, aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi hakkında bilgi verdi.</p>

<h3>Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yer!</h3>

<p>Ailenin neden önemli olduğunu açıklayan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yerdir. O yüzden bireyin yaşamında; <b>kişilik gelişmesinde</b>, özgüveninin gelişmesinde, iletişim tarzında, <b>sorun çözme</b> becerilerinde ailenin rolü çok büyüktür.” dedi.</p>

<p>Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle birlikte <b>aile bağlarının</b> oldukça zayıfladığını aktaran Demirsoy, “Toplumu sağlıklı bir toplum yapan, sağlıklı bireylerdir; sağlıklı birey de ancak <b>sağlıklı aile</b> ilişkilerinin içerisinde yetişebilir. Modern yaşamda aileler artık daha az iletişim kuruyor.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Birey ve aile birbirini karşılıklı etkiliyor!</h3>

<p>Aile günü gibi özel günlerin sembolik hatırlama açısından önemli olduğunu ancak sadece bir gün hatırlamamak gerektiğini dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Tabii ki, sürekliliği olması önemli. Özellikle bizim gibi kurumların burada bir görevi var. Sağlıklı <b>iletişim becerileri</b>, sorun çözme yöntemleri öğrenilirse bu, aileyi dayanıklı ve güçlü kılacaktır.” dedi.</p>

<p>Her ailede sıkıntılar yaşandığına işaret eden Demirsoy, şöyle devam etti:</p>

<p>“İnsan hayatında, yaşamın akışı içerisinde inişler çıkışlar, zor zamanlar olur. Eğer bağlar güçlüyse, ilişkiler sağlıklıysa bu zor zamanlara karşı dayanıklı olunur. <b>Klinik</b> ortamda bize insanlar sıkıntıyla, sorunla geliyorlar ama önemli olan bu sorunlar ortaya çıkmadan önce yapılacaklardır. İşte orada <b>bağları güçlendirmek</b>, aile içi iletişimin artması, aileyi zor zamanlara karşı dayanıklı ve güçlü kılacaktır. Bireyde bir sıkıntı olduğu zaman bu aileyi etkiliyor; <b>aile içi</b> etkileşimlerde sorun olduğu zaman da bireyi etkiliyor. İki taraflı bir etkileşim var.”</p>

<h3>Aile içinde nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart!</h3>

<p>Ailedeki bağı güçlendirmek için birlikte zaman geçirmenin çok önemli olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Ailenin <b>ritüelleri</b> çok değerlidir. Özel günler, bayramlar, kandiller; bunlar bizim toplumumuzda aile bağlarını ve kişiler arası ilişkileri güçlendiren <b>sosyal destek</b> sistemleridir. Bunlar günümüzde biraz zayıflamaya başladı. Komşuluk ilişkileri bile zayıfladı. İnsan <b>sosyal</b> bir canlıdır. İnsanın iyilik halini; yakın ve doyurucu sosyal ilişkilerinin çokluğu belirliyor.” dedi.</p>

<p>Birlikte yemek yeme, ailece belli zamanlarda bir araya gelme gibi ritüelleri kaybetmemek gerektiğini aktaran Demirsoy, “<b>Nitelikli</b> ve kaliteli zaman geçirmek şart. O sırada birbirini <b>dinlemek</b> çok önemli. İletişim diyoruz ama iletişimde en önemli unsur konuşmaktan da önce dinlemek. Karşısındakini dinlemek, anlayabilmek... İnsan anlaşıldığını hissettiği zaman karşısındakine kendini yakın ve bağlı hisseder. Bu insanın bir ihtiyacıdır. Eğer aile içi ilişkiler sağlıklıysa, kişi kendini gerçekleştirebiliyorsa, işitildiğini ve anlaşıldığını hissediyorsa o <b>aile bağları</b> güçlüdür ve zorluklara karşı dayanıklıdır. Böyle ailelerin çok olduğu bir toplum da güçlü olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<h3>İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar!</h3>

<p>Aileyi oluşturan çekirdeğin <b>evlilik ilişkisi</b> olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Eş ilişkisinde de kadının ve erkeğin nasıl bir geçmişi olduğu, kendi köken ailelerinden ne aldıkları çok önemlidir. İçinde yetişilen aile <b>kişiliği</b> belirliyor; ne tarz ilişkiler kuracağını, nasıl bir romantik bağlanma yaşayacağını, nasıl bir evlilik yürüteceğini belirliyor.” dedi.</p>

<p>Neden bazı ailelerde bu bağlar zayıf olduğuna değinen Demirsoy, “Biraz ‘bireyselliğin’ bir değer olarak sunulduğu bir dönemdeyiz. Kişiler arası ilişkiler, aile bağlarının güçlü olması, birbirine karşı <b>hoşgörü</b> ve yerine göre önceliği diğerine verebilmek gibi özellikleri gerektiriyor. Ama ‘ben önemliyim, öncelik benim’ dendiği zaman bu, ilişkileri yaralayan bir şeye dönüşüyor. <b>İş birliği</b> ve dayanışma bağları güçlü kılar.” ifadelerini kullandı.</p>

<h3>Anne-babanın çocuklara doğru rol model olması gerekiyor!</h3>

<p>Teknolojinin gelişmesi ve <b>dijitalleşmenin</b> de aile kavramı üzerinde etkileri olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Çocuklar kendi odasında bilgisayarla, anne-baba elinde telefonla... Ailelerde bu örüntüyü çok görüyoruz. Aileler bunu ne zaman sorun ediyor? Çocuk ders çalışmıyorsa veya sorumluluklarını aksatıyorsa. Halbuki çocuk <b>model alarak</b> öğrenir. Anne-baba kendisi televizyon karşısında veya sosyal medyada zaman geçiriyorsa, çocuğa ‘bu yapma’ demenin hiçbir anlamı yok. Ne dediği değil, ne yaptığı önemlidir.” dedi.</p>

<p>Biz ailelere bu durumda ‘<b>dijital detoks</b>’ önerildiğini dile getiren Demirsoy, şunları söyledi:</p>

<p>“Doğru model oluşturmaları gerekiyor. Çocuk, anne-babasının ilişkisini model alacak; hayattaki diğer insanlarla, nesnelerle ve sorumluluklarla olan ilişkisini onlara bakarak kuracaktır. Eğer aile içinde samimi, <b>sıcak bir hava</b> varsa, ilişkiler yakınsa o çocuk da dünyaya o şekilde yönelir. Haz odaklı olmamayı, bazı yaşam hedeflerine ulaşmak için öncelikleri doğru sıralamayı öğrenir. Bu tamamen anne-babanın kendisinde bunları geliştirmiş olmasına bağlı.</p>

<p>Aile kavramı sadece <b>kan bağıyla</b> sınırlı değil tabii ki. Toplumumuzda <b>büyük aile</b>, akrabalar ve hatta komşuluk birer sosyal destek sistemidir. Bazen hastalık, iş temposu gibi nedenlerle anne-babanın yetişemediği durumlarda, diğer sosyal destek sistemleri devreye girdiğinde dayanıklılık artar.”</p>

<p>Aile bağlarını güçlendirmek için 3 öneri!</p>

<p>Aile bağlarını güçlendirmek için önerilerde bulunan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, sözlerini şöyle tamamladı.</p>

<p>“<b>İletişim</b> ve etkileşim önemli. Aile sadece aynı evin içinde yaşayan insanlar topluluğu değildir; gerçek bir <b>etkileşim</b> gerekir. Birbirini dinlemek, ‘yanındayım’ mesajını verebilmek ve hissettirebilmek çok önemlidir. Anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanabilir, hiçbir sorun çözümsüz değildir. <b>Sorun odaklı</b> değil, çözüm odaklı olmak gerekir. Hayatın getirdiği zorluklar aslında daha iyi şeyleri geliştirme fırsatıdır. Bu bakış açısıyla zorluklardan nasıl güçlü çıkabiliriz, buna bakılmalı.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/aile-baglarini-guclendirmek-icin-3-oneri_6a05c357817a8.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/aile-baglarini-guclendirmek-icin-3-oneri/82251</link>
                <pubDate>Thu, 14 May 2026 15:27:14 +0300</pubDate>
            </item>
                                <item>
                <title>Hantavirüs Riski: Dr. Dilek Leyla Mamçu’dan Kritik Uyarılar</title>
                                    <description>Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün...</description>
                                                     <content:encoded><![CDATA[<h3>Riskli alanlarda toz solumak tehlikeyi artırıyor!</h3>

<p>Bir yolcu gemisinde tespit edilen ve paniğe neden olan <b>Hantavirüsün</b>, kemirgenler aracılığıyla bulaştığını belirten uzmanlar, dünya genelinde görülebilen bir <b>enfeksiyon</b> olduğunu söylüyor.</p>

<p>En sık bulaş yolu, kemirgen idrarı ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması olduğuna vurgu yapan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <b>Dr. Dilek</b> Leyla Mamçu, “Türkiye dahil Avrupa’da <b>Puumala</b> ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise <b>Hantaan</b> virüsü daha çok <b>böbrek</b> tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.” dedi. Erken dönemde <b>ateş</b>, kas ağrısı ve sindirim sistemi şikayetleri ile kendini gösterebildiğini aktaran <b>Dr. Mamçu</b>, özellikle riskli alanlarda kemirgen teması ve <b>toz</b> kaldırmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi <b>NPİSTANBUL</b> Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada <b>salgın</b> korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, <b>risk</b> faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<h3>Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!</h3>

<p>Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran <b>Dr. Dilek</b> Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık <b>vaka</b> sayısı ortalama <b>30 bindir</b>.” dedi.</p>

<p>İnsanlarda <b>Renal</b> Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve <b>Kardiyopulmoner</b> Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden <b>Dr. Mamçu</b>, ülkemizde şu ana kadar <b>RSHA</b> klinik tablosu izlendiğini dile getirdi.</p>

<h3>Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!</h3>

<p>Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren <b>Dr. Mamçu</b>, şunları söyledi:</p>

<p>“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. <b>İnsandan</b> insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.</p>

<p>Kuluçka dönemi <b>2-4</b> haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde <b>tanı</b> konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. <b>Kanama</b>, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir <b>ilaç</b> ya da <b>aşı</b> geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. <b>Ölüm</b> oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da <b>Sin</b> Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen <b>Andes</b> Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”</p>

<h3>Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı!</h3>

<p>Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden <b>Dr. Dilek</b> Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar <b>iklim</b> faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu <b>havasız</b> ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya <b>viral</b> partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.</p>

<p>Hantavirüsü enfeksiyonunda <b>erken</b> teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan <b>Dr. Mamçu</b>, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. <b>Laboratuvar</b> testleri ve <b>PCR</b> ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.</p>

<h3>Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı!</h3>

<p>Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken <b>Dr. Dilek</b> Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle <b>süpürme</b> gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde <b>ıslatma</b>, maske takılması, süpürme yerine mümkünse <b>çamaşır</b> suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.</p>

<p>Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde <b>tek</b> yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.”</p>]]></content:encoded>
                                                    <image>https://images.mahalligundem.com/media/2026/05/hantavirus-enfeksiyonlari-tum-dunyada-gorulebilir_6a03085f42cd6.jpg</image>
                                <category>Sağlıklı Yaşam Haberleri  </category>
                <author>Mahalli Gündem</author>
                <link>https://www.mahalligundem.com/hantavirus-riski-dr-dilek-leyla-mamcudan-kritik-uyarilar/82219</link>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 13:51:33 +0300</pubDate>
            </item>
            </channel>
</rss>
